Deneme · Sayı 14 · s. 51 Feza Kürkçüoğlu

Kırmızı

Her şey sadece seninle ilgiliydi ve ilgi şimdilik benim uzmanlık alanım değildi, günlerden güz ve mevsimlerden herhangi biri idi.

Kırmızı

Her şey sadece seninle ilgiliydi ve ilgi şimdilik benim uzmanlık alanım değildi, günlerden güz ve mevsimlerden herhangi biri idi. Bilmem kaçıncı günün kaçıncı akşamında bir Ankara soğuğunda girdiğim esnaf lokantasında içtiğim kaçıncı çorba idi, belki de hiç içilmemişti. Çorba mı tuzlu idi, ben mi dertli idim ya da çorbanın kepçesi uzundu da ben mi yavaştım ne bileyim, dedim ya günlerden güz idi, gerisi yalan idi…

Ekimdi sanırım, aynadaki yansımanın derdine düştüğüm an. Yanı başımda olan şey sen miydin ya da ben mi senden ötede bir şeydim? Sonbaharın buğusu muydu başımdaki, yoksa Ankara’nın bizzat kendisi miydi bu delilikte başat etken? Şehrin ruhu muydu arkamdan kazan kuyumu ya da yokluğun muydu elimde nazlana nazlana tüten kurgu? Kim hayaldi ve gerçek neydi? Seninle ilgili olan her şey aslında ben miydi? Bu mevsim hep böyle esrik mi geçecekti?

Hiç geçmeyen bir ağrı o gün mü başlamıştı göğsümde, belki de ıslanan ruhumdu aynı şemsiyede ya da ben ağrıları mı karıştırmıştım kırmızı bir eşarp ararken çekmecelerde sanki her şey kafatasımdan çıkmasın diye? Beşer şaşardı nihayetinde. Ankara’da sonbahar dedin mi usulca koşmalıydı ya da tam gaz soluklanmalıydı bir çorbacıda. Gündüz güneşinin ihtişamına kanarken akşamın ayazında asılı kalmanın tadı başka nasıl anlatılırdı bol sarımsaklı sosa? Ya da sarı, kahverengi, kızıl ve yeşil tonları boncuk misali takılı iken parkların gerdanında ve yapraklar çıtırdarken ayakların altında, neredeydin bunca güzdür diye sormazlar mı insana? Düşmüşken kırmızı eşarbın peşine lafı da olmaz aramızda ama ne gerek vardı bunca uğultuya ve bunca dik yokuşa? Kavaklıdere’den Seğmenler’e mi gidiyordum, yoksa Tunalı’dan bana mı geliyordum, bilmiyorum. İnerken ve çıkarken ve geçerken duvarlar arasından, aradığım sen miydin, yoksa kırmızı eşarp mıydı, onu da hatırlamıyorum. Kulaklarımdaki rüzgârda yuvarlanan yaprakların hışırtısı mıydı, yoksa Kuğulu’daki bankların uğultusu muydu, hiç bilmiyorum. Bu kandırmacanın ve belki kovalamacanın çorba kepçesine ne faydası vardı, onu hiç bilemiyorum.

Bil-e-memenin verdiği huzurla az daha dolandım bağında bahçesinde Ankara’nın. Simit kırıntılarını geçtim az önce, kırmızı otobüslerle kucaklaştım, uzaktan Atakule’yle selamlaştım, ayaz çıktı burnumun ucu yandı hesaplaştım. Kendimle ve seninle baş başa dolaştım avare kaldırımlarda… Sen miydin aradığım ve eşarbımı bulmuş muydum, kim bilir? Çankaya’daydım birkaç anı sonrasında. Seni ararken bulduğum kendimle karşılaştım Anıttepe civarlarında kırmızı eşarbım boynumda. İlk kez görmüş gibi özlemiş miydim acaba ya da son kez görmüş gibi şaşkın ve hevesli miydim? Mevsimin soruları zihnimde uzun zamandır hüküm sürerken kaçırdığım başka ne vardı acaba? Sorudan soru doğmuştu yine ve ben yorulmuştum. Ekimdi ya tarihin sayfaları. Sırası değildi hiç yorulmanın. Keramet Ankara’nın tam da bu zamanında. Kırmızılar arttı dört bir yanımda. Seni bulmuştum belki ya da hiç aramamıştım kim bilir ya da zaten hep benimleydin başından beri. Başımı kaldırdım gökyüzüne son çorbacıdan çıkarken. Belki bir çift mavi göz selamladı beni ya da ben öyle sandım. Etrafıma baktım etraflıca ilk defa. Aynı kırmızı bir balkondan sarkıyordu, bir çocuğun elinde sallanıyordu, az önce kucaklaştığım otobüsün sırtında dolaşıyordu. Bunca zaman eşarbın peşinde miydim, yoksa kırmızının mı? Belki de şimdi fark etmenin zamanı.

Gerçekliğe dönüş belki, bir mücadelenin umut oluşu, çelik gibi bir temelden yükselerek ellerimden tutuşu. Benliğin esrikliği biraz mola vermeli. Kırmızı eşarbımı düzelttim boynumda. Her şeyi bilmek gerekmiyordu belki. Bazı şeyler kendiliğinden yerini bulurdu. Gökyüzüne bir daha bakmadım. Gerek yoktu. Sonra bir yerlerden bir ses geldi. Bir çocuk güldü belki, biri bir pencereyi açtı, rüzgâr yine yaprakları önüne kattı. Şehir kendi işine baktı. Ben ve kırmızı eşarbım kaldırımın birinde öylece kalakaldı.

Ve her şey hâlâ sadece seninle ilgiliydi ve ben rüzgârlı bir 29 Ekim günü sadece sende kendimleydim…

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 51).

Yazar Feza Kürkçüoğlu Karanfil’deki tüm yazıları ↗