Türk edebiyatının ulu çınarı Yaşar Kemal’i 28 Şubat 2015 tarihinde, 91 yaşında kaybettik. Onun ölümünün ardından içine düştüğüm dipsiz kuyuyu anlatmak gereksiz ama bu trajik ölümün üzerinden bunca yıl geçtikten sonra bile her sabah ona telefon etme isteğiyle uyanmam, kırk dört yıllık yakın dostluğun ve yaşadığımız unutulmaz günlerin yüreğime vurduğu bir mühür olmalı.
Yaşar Kemal’in çevresinde esen, sanki kişiliğinin ve bedeninin ayrılmaz parçası olan, gittiği her yere, girdiği her mekâna, sanki onunla doğmuş gibi farkında olmadan taşıdığı bir rüzgâr vardı, ister yabancı ister bizden, ister köylü ister kentli, ister kadın ister erkek, herkesi etkisi altına alan bir rüzgârdı bu. Unutulmaz roman kahramanlarından Yel Veli gibi sürekli koşarak ölümden kaçmak istediği için oluşmuyordu bu rüzgâr. Koca gövdesiyle onu da yanındakileri de bazen lodos gibi sersemletiyor, bazen garbi yeli gibi ferahlatıyor, bazen şiddetlenip çevresinde ne varsa önüne katıp sürüklüyordu.
Onun hem kendi ülkesinde hem de dünyada çok sevildiğini bilmeyen yok. Bu sevgide, yapıtlarının gücü kadar rüzgârlı kişiliğinin de önemli yer tuttuğunu düşündüm hep. Çünkü bir yere girdiği zaman başlar ona dönerdi; sesi, konuşması, bedeni, davranışları dikkat çekerdi (Onun için geçmiş zaman kipini kullanmak ne kadar zor).
Hep Çukurovalı olarak algılanmasına rağmen, uzun ömrünün ancak küçük bir bölümü köyünde geçmişti. Onun asıl mekânı İstanbul’du. Yahya Kemal, Nadir Nadi, Cevat Fehmi Başkut, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Sait Faik ve burada adını anmakla bitiremeyeceğim birçok şahsiyetin dostu, renkli bir İstanbul karakteriydi. Bu şehre Çukurova adındaki mikrokozmosun doğasını, kokusunu, insanını, kartallarını, ceylanlarını, turaç kuşlarını, ölmez otlarını, göçerlerini, masallarını, hayallerini taşımış, bunları modern romanla harman ettiği bir mitos atmosferinde tekrar yaratmıştı. Bu büyülü dünyayı, onun en sadık okurlarından biri olan Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand şöyle anlatmıştı: “Hayatım boyunca okyanus kıyısında yaşamak istemiştim ama olmadı. Şimdi, Yaşar Kemal’in romanlarını okuduğumda okyanusu hissediyorum.”
Onun ölümünün ardından içine düştüğüm dipsiz kuyuyu anlatmak gereksiz ama bu trajik ölümün üzerinden bunca yıl geçtikten sonra bile her sabah ona telefon etme isteğiyle uyanmam, kırk dört yıllık yakın dostluğun ve yaşadığımız unutulmaz günlerin yüreğime vurduğu bir mühür olmalı.
Böylesine tepeden tırnağa çiçek açmış, türküye durmuş bir başka insan gelip geçti mi bu dünyadan, bilmem. Belki Karacaoğlan, belki Dadaloğlu, belki adını bile duymadığımız; dağların, koyakların, turaçların, kartalların, gazellerin türküsünü söyleyen bir başka ozan.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 4).




