Ahmet Hoca’nın Ankara’sı · Sayı 14 · s. 15 Ankara’da

Aşk açan Ankara güzü

“Nasıl saklarım sonbahar olduğumu” diye yazmışım defterime. İstanbul’da, on beş yaşındayken. İnsan nasıl sonbahar olur on beş yaşında? İstanbul’da, Çengelköy’de.

Aşk açan Ankara güzü

“Nasıl saklarım sonbahar olduğumu” diye yazmışım defterime. İstanbul’da, on beş yaşındayken. İnsan nasıl sonbahar olur on beş yaşında? İstanbul’da, Çengelköy’de. Yakınlarındaki Kanlıca’da Yahya Kemal: Günler kısaldı…
Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları

demişti. On beş yaşındaki Ahmet de şöyle söylüyordu:Hayat masaldı…
Çengelköy’ün bahtiyarları
Acıyla yaşamada gelen sonbaharları

Gençtim. Düşçüydüm. Düşlerle bahtiyardım. Oysa yaşam acılıydı. O zamanlar ben şimdiki gibi acısını saklayan bir bahtiyardım.

Ankara’ya varınca on sekizinde idim. Güzdü. Benim için bahardı. Son değil. Baş bahar. Ön bahar. Dip bahar. Ankara’nın sonbaharı ile ilk bahar olmuştum. Saklamıyorum artık ilk baharlığımı. Yaşım neredeyse seksene vardı. Arkadaşları topluyorum. “En ilkbahar benim arkadaşlar.” diyorum. Bir kısmı dünyada değil. Olsun. Öteden duyuyorum onların seslerini: “Biz de biz de ilk baharız, sen anımsıyorsun ya bizi, yaşıyoruz senin düşlerinde düşüncelerinde.” Yaşayanlarsa karşı çıkıyor, “sen en ilk bahar olamazsın, biz seni bu yarışta geçeriz.” diyorlar. Ben de geçsinler diye meydan okumuştum onlara.

Hiç abartmıyorum. Ankara’nın güzlerinde nasıl bir giz var ki insanı bahara dönüştürüyor (Şimdilerde dünyanın olumsuz koşullarına karşın). Çiçek açtırıyor ruhlarda. Solar o çiçekler biraz sonra, kış gelir üşürler. Olsun. Ankara’nın güzüne kulak vermeli, sararan yaprakların rüzgârdaki seslenişine. Bozkır dönüşüyor. Ağaç yapraklarındaki renk cümbüşü davul zurna ile oynanarak kutlanmalıdır. Yapraklar dökülüyor. Dökülsün. Yaprakları dökülmüş ağaçların güzelliğini görmediniz mi? Doğanın karakalem tabloları.

Ankara’da bozkır mı kaldı, diyebilirsiniz. Koca koca yapılar. Beton boğuyor bozkırı. Şimdilik boğmadığı yerleri de var ama. Ben göllerden söz ediyorum. İkisinden: Mogan ve Eymir. Mogan’ın çevresi gençliğimde çok farklıydı. Salaş yerler vardı kıyılarında. Şimdi düzenlendi. Nedense bana yarı resmi bir yer gibi gelir. Eskiden arada bir gider nargile içerdim. Galiba şimdi kaldırdılar nargileyi. Jung’un da bir gölü vardı. Hani o ünlü psikanalist, düşünür olan Jung’un. Zürih Gölü (Zürich See). Bilinçdışının bütün hallerini yaşamak için kıyısında taşlar yontup içinde elektriği, suyu olmayan bir kule yaptığı göl. Sıradan biçimsiz bir taşı (lapis exilis) yontarak onu felsefe taşına (lapis philosophorum) çeviriyordu. Kendisinin bilim insanı olduğunu savunan simya çalışmış, bir anlamda büyücü bir araştırmacıydı. Bizim göllerimizde yeşil başlı gövel ördekler vardır. Türkülerde yaşarlar. Jung’un bilinçdışı varsa bizim de türkülerimiz vardır.

Ben Eymirliyim. Buz tuttuğunu bilirim o gölün. Üzerinde kayıp resim çektirmiştik arkadaşlarla. Yazık ki eskiye ait birçok şeyi yitirdiğim gibi o resimleri de yitirdim.

Eymir’in sonbaharına dikkat buyurun. Hâlâ yeşildir çam ağaçlarının katkısıyla. Ama su size daha diri uyanmak için uykuya yatmış olduğunu söyler. Hafta sonu gelen arabalara, kargaşaya bakmayın. Çıkın tepelere doğru Yunus Emre oradadır. Yunus sözü yanar içimin ocağında, kâinata selâm yollar bacası.
Işk gelicek cümle eksikler biter
Bitmez ise ko ki kalsın n’olısar

Aşk bize eksikliklerimizi duyurmak için gelecek. Eksikliğimiz bir türlü kapanmıyorsa bırakın kalsın ne olacak (n’olısar) ise olsun. Kendimizi aşka bırakmak gerek. Aşka emanet etmek. Aşka güven gerek. Bir arkadaş ayrılıp giderken arkasından seslenmiştim: “Aşka emanet ol.”

Nidelim bu dünyayı neyleyip nitmek gerek
Daima aşk eteğin komayıp tutmak gerek

Gölün tenhalığına varma zamanı sonbahar. Yunus’u duyma durağı bu mevsim benim için. Bu dünyayı nitmek (ne etmek) gerek. Aşk eteğini tutmalı. Dönüşen bozkırın saçtığı aşk enerjisini duymalı. Yine söyledi Yunus:Aşktan nasip sunulacak
Cevap veresi hal gerek

Eymir’de bu hali arıyorum. Buluyorum da zaman zaman. Sunulacak aşkı Ankara güzünde tıpkı 103 yıl önce 29 Ekim’de bu ülkeye sunulduğu gibi duyuyorum. Yine de sızlayan bir ironiyle söyleyiveriyorum:Bahar oldu güzüm benim

Kimse bilmez gizim benimBunca yıl ne söylemişimHoşa (boşa) gitti sözüm benim.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 15).