Ankara Edebiyatı · Sayı 14 · s. 56 Zafer Köse

Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

“Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…” Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara”…

Ankara’da güz, edebiyat ve zaman

Uyanan Şehi̇r

“Son kuşlar da geçiyor / Biten bir sevda gibi / Uyanıyor Ankara…”

Murat Yetkin’in şiirinden Eftal Küçük’ün bestelediği ve Çağdaş Türkü’nün seslendirdiği bu şarkı, şehre yabancı olanlarda bile bir “Ankara” duygusu yaratıyor. Hele mevsim sonbaharsa, tanıdık bir şehrin bildik bir havası etrafınızı sarıyor. Şarkının dizelerindeki gibi “Uyanıyor Ankara”: Günün ilk ışıklarıyla insanlar sokaklara doluyor. Okula, işe gidenler, işe gidenlerin çocuğuna bakmak üzere otobüslere binen büyükanneler, büyükbabalar, gece vardiyasından dönenler, dükkânını açanlar… Onların kalabalığı azalmaya başlayınca harekete geçenler, iş arayanlar… Sadece yeni bir güne değil, hayatının kalan kısmına başlayanlar… Aslında bütün şehirler gibi. “Büyük insanlık” gibi. Hani “Seni sevdiğim kadar sevilmeye layık insanlar.” diyor ya Nâzım, onlar gibi. Çünkü “Her gün yeni bir umut, / Her gün yeni bir dünya.” diyor şarkı. Sonra “Karşı durmaktır yaşam” diye ekliyor, “Tükenmemektir asla.”

Hani, bütün iyi hikâyeler, kahramanların başından geçenleri anlatırken, aslında akıp giden hayatın hikâyesini de yazarın baktığı açıdan anlatır ya, bu şarkı da öyle. Ankara’yı anlatırken, hayat mücadelesi içindeki insanları anlatıyor. Ama bu şiir-şarkı üzerinde daha fazla durmayalım, çünkü duyduk ki, dergimizin bu sayısında, Murat Meriç de Ankara ve Sonbahar’ı yazacakmış; onun alanına girmeyelim. Murat varken müzikli sözler etmek bize düşmez. Edebiyatımıza bakalım biz.

Zaten “Ankara duygusu” bizde, gidip şehrin caddelerinde ve parklarında dolaşmadan da, kitapların sayfalarında dolaşırken canlanıyor. Daha çok edebiyatta yaşıyoruz biz Ankara’yı. Bu şehri, yalnızca olayların geçtiği bir mekân değil; başlangıçların, kuruluşların, gençliğin, değişimin ve hüzünlü anıların memleketi olarak okuyoruz. En çok da sonbaharını tanıyoruz. Yaz mevsimi biter, geçmiş geride kalabilir, umutlar sarsılabilir; ama hayat bütün bunların yanı sıra kararlılıkla sürer. Karşı durmaktır çünkü yaşam, tükenmemektir asla.

Bi̇r Şehri̇n Hayali̇

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanı bunun en güçlü örneklerinden biridir. Millî Mücadele yıllarından Cumhuriyet’in kuruluşuna ve sonrasına uzanan roman, bir şehrin değişiminden çok daha fazlasını anlatır. Ankara, yeni bir memleketin kurulacağı yerdir.

Ama roman ilerledikçe, kuruluş hayalleriyle gerçek hayat arasındaki mesafe de görünür olur. Hayal kırıklığı yaşayan insanların beklentileri değiştikçe, şehrin anlamı da değişir. Sayfalar ilerledikçe, Ankara, tasarlanan gelecek ile kurulabilen hayat arasındaki gerilimin mekânına dönüşür.

Sonra başka bir Ankara çıkar karşımıza: Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ın Ankara’sı. Büyük tarihsel sözlerin yanına gündelik hayat gelir. Sokaklar, parklar, arkadaşlıklar, öğrencilik yılları, küçük sevinçler, bekleyişler ve yalnızlıklar şiire girer.

İlk bakışta Yakup Kadri’nin Ankara’sı ile Garip şairlerinin Ankara’sı birbirinden çok farklıdır. Oysa ikisini birbirine bağlayan önemli bir şey vardır: Şehir insanın dışında değildir. İnsan Ankara’nın içinde yaşarken Ankara da onun düşüncelerine, duygularına ve hayallerine karışır.

Melih Cevdet’in Fotoğraf şiiri, Ankara ile güz arasındaki bağı düşünmek için güzel bir kapı açar:Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi… Anlaşılan sonbahar.
Ve sorar usta:

Ölümü hatırlatan ne var bu resimde? Oysa hayattayız hepimiz.

Sonbahar burada hüzünle ilerleyen zamanı, hatta geçip giden ömürleri hissettirir. Şehre Melih Cevdet’in “Fotoğraf”ına bakar gibi bakarız. Bugünkü Ankara’da artık yerinde olmayan bir sokağı bir romanda yeniden bulabilir, başka türlü yaşanan bir hayatı bir şiirin içinde görebiliriz. Kaybolan o sokaklar ve o evlerle birlikte hayatımızdan uzaklaşan komşuluklara, dostluklara, sokakta oynayan çocuklara özlemle bakarız. Hafızamızı koruruz.

İnsanlarin İçi̇ndeki̇ Şehi̇r

Bu hafızanın önemli duraklarından biri de Sevgi Soysal’ın Ankara’sıdır. Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, bir şehri dışarıdan seyretmek yerine onun insanlarının arasına girer. Bir öğle vaktinin dar zamanına, farklı toplumsal kesimlerden insanların hayatlarını, ilişkilerini, beklentilerini ve çatışmalarını sığdırır. Birbirinden kopuk görünen hayatları aynı toplumsal gerçekliğin içinde buluşturur Soysal.

Soysal’ın Ankara’sında şehir artık yalnızca Cumhuriyet’in kuruluş idealinin simgesi değildir. İnsanların sınıfsal konumları, aile ilişkileri, aşkları, yalnızlıkları, politik düşünceleri ve gündelik hayatlarıyla birlikte yaşayan bir organizmadır. Bir anlamda Yakup Kadri’nin geniş tarihsel bakışından Garipçilerin gündelik hayatına uzanan çizgi burada başka bir biçimde sürer: Ankara, insanı anlamadan anlaşılamayacak bir şehirdir.

Edebiyat Ankara’da, bazen bir çocuğun bakışında, bazen bir cezaevi duvarının ardında, bazen de bir meydanda toplanan insanların ortak düşünde çıkar karşımıza.

Feride Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar’ı bu bakımdan Ankara’nın edebiyat hafızasında özel bir yere sahiptir. Mamak Cezaevi’nin duvarları arasındaki çocuk Barış’ın dünyasında uçurtma, gökyüzüne ve özgürlüğe açılan küçük ama güçlü bir imgeye dönüşür.

Yakup Kadri’nin Ankara’sında kurulması hayal edilenden farklı bir gelecektir Feride Çiçekoğlu’nun Ankara’sı; özgürlüğün önüne duvarlar örülmüştür. Her şeye rağmen, o duvarların arkasında uçurtmalar vardır. Farklı dönemlerde yazılmış bu iki anlatıyı birbirine bağlayan soru şudur: İnsan, içinde bulunduğu koşulların ötesinde bir hayatı nasıl düşünebilir?

Belki edebiyatın umut dediğimiz şeye yaptığı en önemli katkı da budur. Umudu kolay bir iyimserlik olarak sunmaz, onu hayatın somut koşulları içinde arar.

Gelecek Şehi̇r

Ve belki bu yüzden güz Ankara’ya yakışır. Evet, sonbahar, yılın günleri azalırken gelir, günlerimizi hüzünlendirir. Başka bir açıdan bakınca da, bu durumda, kalan günlerin değeri büyür. Yapraklarını döken ağaçlar da asla vazgeçmez. Yeni bir mevsime hazırlanırlar. Ankara’nın edebiyatında da böyle bir süreklilik vardır. Yakup Kadri’nin kuruluş umudundan Garip şairlerinin gençliğine, Melih Cevdet’in fotoğrafında donan zamandan Sevgi Soysal’ın toplumsal hayatın içindeki insanlarına, Mamak’ın duvarları arasındaki uçurtmadan Ahmet Telli’nin sıyrılıp gelen günlerine kadar çok şey değişmiştir.

Şehir değişir. İnsanlar değişir. Tarih değişir. Ama hiçbiri eski halinden bütünüyle kopmaz. Kökleri kesilmez, dönüşerek yenilenirler. İnsanın daha güzel bir hayat arayışı, başkalarının acısına kayıtsız kalamayan yönü ve tüm zorluklara rağmen vazgeçmeme kararı sürer.

Güz gelir. Yapraklar dökülür. Bazı yollar kapanır, bazı hikâyeler sona erer. Ama şehir her sabah yeniden uyanır. Ağaç, bütün yapraklarını bıraktığı halde baharı bekler. Sonra, insan, geçmişin içinden geçerek geleceğe doğru yürür, yeniden.

Sonra… Sonra, elbette yeniden uyanacaktır Ankara. Her soğuğa, fırtınaya, her sonbahara karşı duracaktır. Sokaklarında asla tükenmeyecektir umut.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 56).