Öykü · Sayı 14 · s. 24 Hande Çiğdemoğlu

Dönüş

Kulağım radyoda. Birazdan yarışma sonucunu açıklayacaklar. Kucağımdaki yumuşacık deri kaplı bordo defteri göğsüme bastırıyorum. Sağ alt köşesindeki turna kuşu ile kalbimin kanatları birleşiyor.

Dönüş

Kulağım radyoda. Birazdan yarışma sonucunu açıklayacaklar. Kucağımdaki yumuşacık deri kaplı bordo defteri göğsüme bastırıyorum. Sağ alt köşesindeki turna kuşu ile kalbimin kanatları birleşiyor. Yine araya şarkı girdi. Ben sabırsızlandıkça süre uzuyor. Annemin gözüne batmadan bir an önce sonucu öğrensem iyi olacak. Ne de olsa dün gecenin paparası hâlâ taze. Annem cin gibidir; geç saat olmasına rağmen ablamla yattığımız odadan sızan ışığı görmüş, pat diye içeri girdi. Annem işte. Elimdeki feneri kapatmaya kalmadan yorganı açıyor, kitabımı çekip alıyor. “Yettin ama sen! Gündüz bir işe yaramıyorsun bir de gece çıktı başımıza. Ne zaman lazım olsan elinde kitap, bir köşedesin. Oku oku neymiş bu, yeter!” Sesimi çıkarmıyorum tabii. Çıkarabilsem “Anne bu kitabı almayı çok bekledim, hatta geçen gün verdiğin pazar parasını aldığım diğer kitaplarla birlikte buna harcadım. O gün nevaleyi nasıl alıp geldin diye sorarsan yengem sağ olsun. Bir koşu bankaya gidip ondan borç aldım. Ama anne ne zamandır bekliyorum. Remzi Kitabevi Adapazarı’nı şark bellemiş, bir türlü göndermemişti. Faulkner’i tanıyor musun anne? Ses ve Öfke diye bir kitap. Ancak kavuştum. Söz yarın tüm işleri ben yapacağım” derdim. Demiyorum. Benim sözcüklerim genellikle içimde dolanır. Yüzümde, gözlerimde. Anlayan anlar, anlamayanlar çoğunluktadır. Bazen de yazarım. Ama kalemim kalbimdekileri dürüstçe aktaramaz. Bu yüzden okurum. Her roman ruhumda tanımlayamadığım hisleri yeniden anlamlandırmaya çalışır. İçimde sanki yerine yerleşememiş bir misafir var. Sebebini bilmiyorum, merak da etmiyorum. Sadece başka hikâyeler okuyup kendi hayatımın iğretiliğini unutmaya çalışıyorum. Neyse ki annem kitabımı alıp divanın altına atıyor. Daha fazla tantana çıkarırsa babamın uyanmasından korkmuş olmalı. Annem odadan çıkınca ablam kalkıp yanıma geliyor. Yatarken saçlarıma iliştirdiği gazete kâğıtlarına bakıyor. “Bunlarla lüleler tutmuyor, şu elimdeki işi satayım; sana ısıtmalı bigudilerden alacağım.” “Aman abla.” diyorum, ellerinden sıyrılıp yanağına bir öpücük konduruyorum. Ablam tüm evin yükünü taşıyor. Mutfakta, ev işlerinde, eve yatılı gelen bir dolu misafirle, herkesin nazıyla kaprisiyle o uğraşıyor. Kalan vakitlerinde de sipariş aldığı dikiş nakış işlerini yapıyor. Ailemi çok seviyorum. Babam, annem, abim, ablam, kız kardeşim. Ama ablamın fedakârlığı kalbimi titretiyor. Hayatım boyunca bana ne yaparsa yapsın her zaman başımın üstünde yeri olacak. Babam öğretmen, üstelik okul müdürü. Dürüst, iyi kalpli ama her zaman mesafeli ve kuralcı. O benim gözümde asla eğilmeyen bir başak. Bazen keşke öğrencilerine gösterdiği ihtimamı bana da gösterse diyorum. Sonra ona da hak veriyorum, tüm ailenin yükünü tek başına sırtlamak çok zor. Üstelik şu sıralar bir de huysuz babaannem eklendi başımıza. Annem sürekli hastalanıyor. Bazen günlerce yataktan kalkamıyor. Böyle zamanlarda onu kaybetmekten çok korkuyorum. Usulca yumuşacık koynuna girdiğimde sanki göbek bağım ondan hiç ayrılmamış gibi geliyor. Aslında annem babamdan daha sert bir ebeveyn. Gerekirse oklavayla elimize vurmaktan çekinmez. Ama onun maviden de mavi gözlerinde herkesi kucaklayan bir sevgi var. Özellikle de babama karşı. Öyle olmasa bunca itiraza direnip evlenirler miydi? Bir ömrü omuz omuza mücadele ile geçirmelerine rağmen birbirlerine isimlerinin arkasına taktıkları Hanım, Bey hitaplarını kullanıyorlar. Saygı mı, korunma mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey bizim evde önce teamüller gelir; dünya kurallarla saygıyla ve yapılması gerekenlerle döner. Kan kusulsa da kızılcık şerbeti içilmiş gibi davranılır. Bu yüzden evde kavga gürültü olmaz. Abimin sahneye çıkmadığı zamanlarda tabii. Bazen babamın sınırlarını öyle zorluyor ki bir gün koca adam demeden onu ayağının altına alacak diye korkuyorum. Abim, Yeşilçam filmlerinin muzip jönleri gibi. Üniversiteye gidip okulu bitirmeyen, güzeller güzeli yengemle görüşmek için askerden kaçan, hayatını düzene koymadan sevdiği kızla evlenip hemen baba olan, onunla el ele işe gidip çocuğunu ablama bırakan bir adam. Her şeye tamam der, hiçbirini yapmaz. Tatlı bahaneler konusunda uzmandır. İşin komiği her seferinde dediklerine inandırır. Ama bize düşkündür. Okulun orta kısmı bitince babamın okulunda çalıştığı fabrikanın muhasebe bölümünde çalışmak istedim. Liseye geçerken sadece bir sene okula ara verip aileme katkıda bulunacak böylece kendimi daha işe yarar hissedecektim. Hem öğretmenlerin verdiği kitapları okumak yerine kendi seçtiklerimi okumak daha mantıklı değil miydi? Babam elbette bunu kabul etmedi. Araya abim girmeseydi bu güzel arkadaşlıkları bu özgürlüğü edinemezdim. Şimdi sabah evden çıkıp işe gitmek hoşuma gidiyor. Kâğıtlar ve dosyalar arasında kendime ait bir dünyam var artık. Çay molalarımız, yemekhane sohbetlerimiz, tatlı iş arkadaşlıklarımız. Düğmeleri birbirine güçlükle iliklenen evin tantanasından uzak olmak bana iyi geliyor. İşteyken en çok ilkokula giden kız kardeşimi özlüyorum. Zekâ fışkıran yeşil gözlerine imreniyorum. Cesaretine de… Küçük bir çocuk olmasına rağmen hepimizin mum gibi titrediği babamın karşısına en çok o dikiliyor. Güçlü, prensipli, ne yaşıyor ne hissediyor açık etmeyen ketum bir çocuk. Bu hayatta çok başarılı olacağından eminim. Umuyorum ki gücü onun başına yük olmasın. Radyonun sesini biraz açıyorum. Şarkı devam ediyor. “Ben gamlı Hasan, sense bahar. Dinle de vazgeç!” Bu şarkıyı da hiç anlamıyorum. Gamlı Hasan’ın derdi nasıl böyle güzel bir bestenin güftesi olabilir? Üstelik Hasan’ın şarkısını bir de kadın sanatçıya söyletmişler. Nihayet müzik susuyor. “Evet sevgili dinleyenler. Bestesi Melâhat Pars, güftesi Sıtkı Angınbaş’a ait hicâz makamındaki bu şarkıyı Selma Ersöz’den dinledik. “Ben gamlı hazan.”

Hazan mı? Hazan tabii. Güz mevsimi. Gamlı sonbahar. Ah kızım ne kadar aptalsın. Ama bu sonbahara neden böyle gam yüklüyorlar ki. Ben çok severim. Sıcağın yavaşça çekildiği, doğanın sarı, turuncu, kahverengilerle boyandığı, hafif rüzgârların ruhumda dolandığı bir mevsim neden gamlı olsun? Evet yağmur toplayan bulutların ortalığı grileştirdiği günlerde yere düşmüş yaprakların üzerinde ağır ağır yürürken içimde melankolik rüzgârlar esiyor. Hatta bazen sebepsiz yere öyle kederleniyorum ki gözlerim doluyor. Ama bu, mevsimle ilgili değil. Ben en güneşli günlerde bile neşeli kahkahalar atan biri değilim. “Ne ileri gidin ne geri kalın; hep ortada durun.” diyen babamın sözünü dinleyen çocuğum ben. Davranışlarımda da duygularımda da bunu yapmaya çalışıyorum. Coşkun bir mutluluk yerine sakin bir huzur, abartılı bir acı yerine derin bir keder yaşıyorum. Yazdığım hikâye de böyle sanırım. Defterimi açıp hikâyeyi buluyorum. “Dönüş”. Hızlıca satırları okuyorum. Şimdi içimde dayanılmaz bir pişmanlık var. Sanki pijamalarımla okula gitmişim gibi bir utanç. Kimse görmeden koşarak eve gelmek istiyorum. Ama artık çok geç. “Dönüş”ü çoktan yarışmaya gönderdim, birazdan sonuçları açıklayacaklar. Ellerim canımı yakan buz parçalarına dönüşüyor. O sırada babaannem yattığı yerden sesleniyor: “Ayseel, bana oradan kolonyamı versene. Bir de tarak.” “Tamam babaanne diyorum.” Babaannem hiçbir hastalığı olmadığı halde tüm gün, salonun ortasında açık duran yatağında yatıyor. Pencereden dışarı bakıyor, bir türlü sevemediği anneme, o ortalarda yoksa ablama yüklenip duruyor. En fenası da akşam babam geldiğinde onu kenara çekip kendi anadiline geçiyor. Babam bize neden Abhazca öğretmedi bilmem. Hep güzel Türkçe. Hiçbir kelimeyi yersiz kullanmamıza izin vermez. Ama yine de kulak dolgunluğuyla babaannemin annemden yakındığını anlayabiliyoruz. Babaannem çok güzel bir kadın. Zamanında saraya cariye vermemek için genç yaşta evlendirmişler. Kocasını hiç sevmemiş ama çocuklarına özellikle de babama hastalıklı bir sevgiyle bağlanmış. Babaannem yaptığı onca eziyete rağmen kendini bir melaike addediyor. “Tek günahım düğünlerde mızıka çalmak” diyen, annem ve babamın aşklarının orta yerine orakla dalan bir melaike. Yine de onu seviyorum. En eğlencelisi de onu oyalamak. İç çamaşırlarına kadar ütületiyor. İstediklerini düşündüğü gibi özenli yapmasam da bana diğerleri kadar kötü davranmıyor. Beyaz tenli ve renkli gözlü olmadığım için bana acıyor. Bu işime geliyor, çoğu dediğini duymazlıktan geliyorum. “Hem karasın hem kulakların duymuyor, evde kalacaksın!” diye arkamdan seslendiğinde gülerek yanından kaçıyorum. Bak yine seslendi. Ondan kurtuluş yok, koşar adım kolonyasını ve tarağını komodinine bırakıyorum. Henüz yerime oturmadan radyoda anons başlıyor. “Evet sevgili dinleyenler şimdi yarışmanın sonucunu açıklıyoruz.” Kalbim ağzımdan çıkacak gibi. Tırnaklarım elimdeki defterin yumuşak kapağını deliyor. Radyodaki ses, üçüncü hikâyenin ismini söylüyor sonra ikinciyi. Umudum tamamen kesiliyor. Neredeyse radyoyu kapatacağım. O sırada kulaklarım kalbime yetişiyor. “Birinci olan hikâyenin adı Dönüş.” Dönüş, dönüş mü? Bu benim dönüşüm mü? Allah’ım inanamıyorum. Bir anda evin tavanı yükseliyor sanki, gökyüzünün tüm renkleri üzerime dökülüyor. Bana aylar yıllar gibi gelen o birkaç saniye. Tüm yaşamını mutlulukla geçirmiş bir insanın anıları kadar uzun. “Eserin sahibi…” İçimden tekrarlıyorum. “Aysel Eren” Ama spiker Aysel demiyor, başka bir isim bu! Bu dönüş, benim dönüşüm değil. Evin yükselmiş tavanı başıma çöküyor şimdi. Defter elimden düşüyor. Radyoyu kapatıyorum. Gözlerimde koca koca bulutlar. Babaannem sesleniyor. “Karnım acıktı, ablana seslensene. Ne zaman yemek getirecek?” Ayağa kalkıyorum onu yanıtlamadan odadan çıkıyorum. Kimselere görünmeden odama gidiyorum. Defterim elimde büyüyen bir ateş topu şimdi. Utanıyorum. Böyle bir cesareti bana kim verdi? Bir yarışmayı kazanabileceğimi kim söyledi? Bu bir hayaldi kızım. Üç beş hikâye yazdın diye yarışmayı kazanabileceğini mi sandın? Tıpkı yazar olabileceğini düşünmen gibi bu da utanç verici bir hayaldi. Aptal, aptal! Yine de defteri atmaya kıyamıyorum. Divanın altına koyup yatağıma yatıyorum. Ne kadar ağladım bilmiyorum bir süre sonra uykuya dalıyorum. Sonsuza kadar uyumak istiyorum.
*

-Anne, anneciğim. Haydi, uyan artık! Beni duyduğunu biliyorum. Şu makineleri çıkaralım, seni de alıp evimize gidelim.-Hanımefendi ziyaret saati bitti, hastayı yalnız bırakalım.-Bir dakika daha, lütfen…-Anne. Arkadaşım, dostum, canımın içi Aysel. Yeter bu kadar uyku. Bak az önce aradılar kitabım ödül almış. Senin okuduğun, düzenlediğin hikâyelerin içinde olduğu kitap, kitabımız. Haydi uyan, birlikte gidip ödülümüzü alalım. Lütfen dön artık anne! En güzel dönüş senin dönüşün.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 24).

Hande Çiğdemoğlu
Yazar Hande Çiğdemoğlu Karanfil’deki tüm yazıları ↗