Nurtaç Özler’in resimlerine ilk baktığımda gözüm bütünden çok parçalara gidiyor. Yırtılmış kâğıtların kenarlarına, birbiri üzerine binen yüzeylere, aradan çıkan bir kırmızıya, koyu bir lekenin yanında ansızın beliren sarıya… Sonra biraz geri çekiliyorum. Ayrı ayrı duran bütün o parçalar birbirine yaklaşıyor ve resim kuruluyor. Ama hiçbir parça bütünüyle kaybolmuyor. Her biri kendi izini taşımaya devam ediyor.
Belki de Özler’in resimlerine bakmanın en güzel yanı burada. Bütünü görüyorsunuz ama parçaları unutmuyorsunuz.1944’te İzmir’de doğan Nurtaç Özler’in yaşamı ve sanat yolculuğu Ankara’da biçimleniyor. Sanat eğitimine 1962’de Türk-Amerikan Derneği’nin sanat kolunda Refik Epikman ve Lütfü Günay’ın yanında başlıyor. Bu iki isim, Ankara’nın resim tarihine açılan iki ayrı kapı aynı zamanda. Özler’in uzun yıllara yayılan sanat yaşamının başlangıcında da bu kentin eğitim ortamı, sanat çevresi ve ressamları var. 1965-1987 yılları arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nda çalışıyor. Bu bilgi bana önemli geliyor. Çünkü Ankara’da sanatın geçmişine baktığınızda, geçimini başka bir işten sağlarken resmini bırakmayan pek çok sanatçıyla karşılaşıyorsunuz. Gündüz çalışıp sonra atölyesine dönen, hafta sonlarını resme ayıran, sergiler hazırlayan insanların da kurduğu bir kent burası. Nurtaç Özler’in hayatında sanat, gündelik yaşamdan ayrılmış başka bir dünya değil; onunla yan yana yürüyen uzun bir uğraş. Kurucuları arasında bulunduğu Altılar Grubu bu yolculuğun önemli duraklarından. Grup, 1968’den 1998’e kadar Ankara’da ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde sergiler düzenliyor. Otuz yıl boyunca bir arada kalabilmiş bir sanat grubundan söz ediyoruz. Bu yalnızca birlikte sergi açmak anlamına gelmez. Aynı kentte üretmek, birbirinin yaptığı işi izlemek, tartışmak, ayrılmak, yeniden yan yana gelmek de bunun içinde. Ankara sanat ortamının bugün yeterince konuşulmayan taraflarından biri de sanırım bu dayanışma kültürü. Özler’in resmindeki belirgin değişim ise 1989’dan sonra başlıyor. Paris’e gidiyor, altı ay boyunca müzeleri ve sanat galerilerini geziyor. O tarihe kadar figüratif anlayışta çalışan ressam, dönüşünde başka bir resim diline yöneliyor. Soyut-dışavurumcu anlayış, kolaj ve karışık teknik giderek çalışmalarının merkezine yerleşiyor. Burada beni asıl ilgilendiren, yıllardır resim yapan bir sanatçının kendi alışkanlığından vazgeçebilmesi.
Bir ressamın kendi dilini kurması elbette önemli. Ama o dili gerektiğinde bozabilmesi de öyle. Çünkü insan zamanla kendi yaptığı resmin içine de yerleşebilir; eli alışır, gözü alışır, çevresi onu o resimlerle tanır. Nurtaç Özler ise figüratif döneminin ardından başka bir yol deniyor. Önceki yılları silmeden, orada da kalmadan ilerliyor.
Kâğıt bu yeni dönemin önemli malzemelerinden biri oluyor. Üstelik yalnızca üzerine çalışılan bir yüzey olarak değil. Kâğıdı kesiyor, yırtıyor, üst üste getiriyor; farklı dokuları, baskıları ve yazıları resmin içine katıyor. Bazen kâğıdın kendi rengi bırakılıyor, bazen boya onu neredeyse bütünüyle değiştiriyor. Bir kenar başka bir parçanın altına giriyor, başka bir yerde yeniden ortaya çıkıyor.
Sanatçının yıllar içinde kullandığı “Parça-Bütün”, “İmgeler ve Şifreler”, “Yaşamın Özü”, “Oluşum-Dönüşüm” gibi başlıklar da yaptığı resimlerle aynı sorunun çevresinde dolaşıyor: Parçalar birbirine nasıl değiyor, nasıl ayrılıyor ve sonunda nasıl yeni bir bütüne dönüşüyor? Baktığım resimlerde özellikle kâğıdın geçmişini gizlememesi hoşuma gidiyor. Yırtılan kenar yırtıldığı yerde kalıyor. Kırışıklık düzeltilmiyor. Bir yazının yalnızca birkaç harfi görünüyorsa ressam onu tamamlamaya uğraşmıyor. Malzemenin kendi hayatına da resimde yer açıyor.
Bu nedenle yüzeyler fazla düzgün değil. Zaten olmaları da gerekmiyor.
Bir çalışmasında koyu renklerin ortasından sarılar, maviler, pembeler çıkıyor. Parçalar sanki merkezde birbirine çarpmış, sonra farklı yönlere savrulmuş. Bir başka resimdeyse bejler, toprak renkleri ve yeşiller daha sakin bir düzen kuruyor. Aynı sanatçının elinden çıktıkları belli ama aynı şeyi söylemiyorlar.
Renk kullanımı da zaman içinde değişiyor. Bazı çalışmalarında doğal kâğıdın beyazı, beji ve kese kâğıdına yaklaşan tonları öne çıkarken bazılarında kırmızı bütün yüzeyi ele geçiriyor. Sanatçının 2024’te Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde açılan “Kırmızı Çizgim Sanat” sergisinde de bu renk karşılaşması belirgindi. Kırmızı kimi zaman zemine dönüşüyor, kimi zaman kâğıt parçalarının arasından çıkıyor. Çalışmalar arasında Cumhuriyet sözcüğünün ve “29 Ekim 1923” tarihinin yer aldığı kolaj özellikle dikkat çekiyor. Burada gazete ve basılı kâğıt parçaları yalnızca biçim kurmak için kullanılmıyor. Bir tarih, bir sözcük, bir dönemin izi resmin malzemesine dönüşüyor. Başka kâğıtların arasından görünen “Cumhuriyet” sözcüğü, resme baktığımız anda bildiğimiz bir belleği de beraberinde getiriyor.
Bu yüzden Nurtaç Özler’in resimlerini yalnızca “Soyut” sözcüğüyle açıklayıp geçmek bana yeterli gelmiyor. Figür kaybolmuş olabilir ama hayat kaybolmuş değil. İnsanın yerine ondan kalan şeyler girmiş resme: Yazılar, parçalar, lekeler, tarihler, renkler, yıpranmış yüzeyler…
Özler’in Ankara’yla ilişkisi yalnızca burada yaşayan ve çalışan bir ressam olmasıyla da sınırlı değil. 1997-2008 arasında Karaca Eğitim Merkezi Sanat Galerisi’nin sanat yönetmenliğini yürütüyor. Sanat Kurumu’nun Sanat Kolu Başkanlığı’nı üstleniyor ve bir dönem “Yılın Sanatçısı” ödüllerinin seçici kurulunda görev yapıyor. Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği ile kâğıt sanatçılarını bir araya getiren oluşumların çalışmalarında yer alıyor. Bunlar bir biyografinin sonuna sıralanıp geçilecek görevler gibi görünse de Ankara’nın sanat hayatı açısından başka bir anlam taşıyor. Çünkü bir kentte sanat yalnızca resim yapılarak ayakta kalmıyor. O resmin gösterileceği galeriyi açan, sergiyi hazırlayan, sanatçıları bir araya getiren, gençlerin işlerine bakan, tartışmayı sürdüren insanlar da gerekiyor. Ankara’nın sanat belleği biraz da bu görünmeyen emeğin içinde kuruluyor.
Nurtaç Özler’in uzun sanat yaşamında beni en fazla etkileyen de burada ortaya çıkıyor: Aynı yerde kalmaması.
Desenle başlayan, figüratif resimden geçen, Paris sonrasında soyuta yönelen; kâğıdı, kolajı ve farklı malzemeleri resmin içine alan bir yol bu. Yıllar geçtikçe değişen yalnızca kullandığı malzeme değil, resme bakışı da değişiyor.
Belki “Oluşum” ve “Dönüşüm” sözcüklerini yıllar boyunca çalışmalarında kullanmasının nedeni de burada aranabilir. Bunlar yalnızca sergilerine ya da resimlerine verilmiş adlar değil; sanatçının kendi yolculuğuyla da örtüşüyor.
Nurtaç Özler’in resimlerinin karşısında biraz zaman geçirmek gerekiyor. İlk bakışta renkleri ve biçimleri görüyorsunuz. Sonra parçalar ayrışmaya başlıyor. Bir kâğıdın kenarı, yarım kalmış bir sözcük, başka bir yüzeyin altından çıkan boya dikkatinizi çekiyor. Resim size kendisini bir kerede vermiyor.
Resme Ankara’dan bakmak bu kez biraz da parçaların arasına bakmak demek.
Çünkü Nurtaç Özler’in resminde bütünü kuran şey, parçaların ortadan kaybolması değil.
Tam tersine, her birinin izini koruyarak yan yana kalması.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 34).



