Söyleşi · Sayı 14 · s. 16 Türkan Şoray

Türkan Şoray: Hayal kurmaya sinemayla başladım

Türkan Şoray’ın evindeki depoda, yıllardır perde üzerinde izlediğimiz kadınların resimleri duruyordu.

Türkan Şoray portresi
Fotoğraf: A. Cevat Uğraş

Türkan Şoray’ın evindeki depoda, yıllardır perde üzerinde izlediğimiz kadınların resimleri duruyordu. Çalışan, çocuk büyüten, şiddet gören, hayata tutunmaya uğraşan kadınlar… Şoray, canlandırdığı karakterlerden kendisinde iz bırakanları resmetmiş, fakat onları sergilemeyi hiç düşünmemişti. Yalçın Gökçebağ’ın bir ev ziyareti sırasında bu resimleri görmekte ısrar etmesiyle başlayan konuşma, “Hatıralar Bahçesinde Buluşma” sergisine uzandı.

Sanat yazarı İbrahim Karaoğlu’nun küratörlüğünü, Zeki Hozer’in sanat koordinatörlüğünü üstlendiği sergi, Şoray’ın resimleriyle Gökçebağ’ın son dönem yapıtlarını Ankara’daki Zülfü Livaneli Kültür Merkezi’nde buluşturdu. Ankara, Şoray için kızını dünyaya getirdiği, sokaklarında kasketle yürüdüğü, kendisiyle baş başa kalabildiği şehir. Bu buluşma vesilesiyle Karanfil için konuşurken sinemaya başladığı günlere de döndük. Hayal kurmaya ancak kamera karşısına geçtikten sonra başlayabildiğini anlatan Şoray, Dönüş’ün setinde yönetmenliğini kabul ettirmek için verdiği mücadeleyi, Mine’yi seyircinin tepkisini görmek üzere gizlice izlediği akşamı ve resimlerine taşıdığı kadınları anlattı.

Sinemaya başlamadan önce nasıl bir hayatınız olsun isterdiniz? 1960’ta Köyde Bir Kız Sevdim filmiyle ilk kez kamera karşısına geçen o genç kızın aklında, hayallerinde ne vardı?

Hiçbir hayalim yoktu çünkü öyle bir ortamda büyümedim. Mutsuz bir genç kızlığım vardı. Hayal kuracak bir yaşantım olmadı. Sinemaya girdikten sonra hayal kurmaya başladım. “Ben de başarılı olabilecek miyim?” diyerek kendimi başarılı olmuş gibi düşünmeye başladım.

Vesikalı Yarim’de Sabiha’yı canlandırırken Lütfi Akad’ın sizden istediği, o güne kadar Yeşilçam’da alışık olduğunuz oyunculuk kalıplarının dışındaki o “minimalist” ve doğal duruş neydi? O meşhur gazino ya da “Çok eskiden…” sahnesi üzerinden bu süreci anlatır mısınız?

Lütfi Akad’la oyuncu-yönetmen ilişkimiz Ana filminde başladı. Orada benim çalışmamdan memnun kaldı galiba ve bu filmde de devam ettik. Çok sade ve duru oynamamı istiyordu. Mümkün olduğunca oynamadan oynamak yani… Planlamadan, hayatta olduğu gibi doğal oynamamı istiyordu, onu başardık herhalde bu filmde.Lütfi Akad’ın oyunculuğu yönetmesi çok farklıydı. Sadece ve sadece yönetmenin gözünün içine bakıyorsunuz; “onu memnun edebildim mi, acaba şimdi ne diyecek, beğendi mi” diye… Vesikalı Yarim’in konusu zaten çok içe işliyor, acı bir hikâyesi var… “Sevmek de yetmiyormuş, çok önceden rastlaşacaktık…” Yani hayatlarında o kadar geç kalmışlar ki birbirlerine, artık hiçbir gelecekleri yok ve kadın onu hissediyor ve bu cümleyi söylüyor filmde. O umutsuz aşk da insanları çok etkiledi. Yüreklerine dokundu. Bence Vesikalı Yarim, Türk sinemasının en güzel üç filminden biri…

Erkek egemen bir dünyada sözümü geçirmeyi başardım

1972’de Dönüş filmiyle reji koltuğuna oturmaya nasıl karar verdiniz? Yeşilçam’da bir kadının film yönetmesinin pek de alışagelmediği bir dönemde, yönetmen olarak setteki ilk gününüzü hatırlıyor musunuz?

Benim oradaki varlığımı kabul ettirmem çok zor oldu. Benim yönetmenliğimi öyle hemen ciddiye almadılar. Zamanla ben direttikçe, geri adım atmadıkça sette o saygıyı kazandım.Sette önce bana “Sinema oyuncusu nasıl yönetmenlik yapacak?” düşüncesiyle baktılar. Birkaç gün sonra işin ciddiyetini anladılar. Kararlı duruşum onları etkiledi. Tavrım da değişikti çünkü. Otorite kurmak önemli, yönetmen olarak sette. O otoriteyi hissetmeye başladılar ilk günlerden itibaren. Erkek egemen bir dünyaydı orası ama fikirlerini değiştirmek zorunda kaldılar.

Yönetmenliğe benim bulduğum bir hikâyeyle başladım. Bir 3. sayfa haberiydi. Gazetede okuduğum zaman bana çok dokunmuştu. O dönemler özellikle Almanya’ya çok yoğun bir işçi göçü vardı ve bu göçler arkasında çok dramlar bırakıyordu. Ben de film hikâyesinde bu dramı yaşatmak istemiştim. Hikâyeyi yapımcıya önerdim. Önce Atıf Yılmaz çekecekti diye konuşuldu ama o başka bir filme başlamıştı, çekemedi. Yapımcı, “Bana hikâyeye çok adapte oldunuz, neden düşünmüyorsunuz?” dedi. O zamana kadar düşünmüyordum yönetmenliği. Çok büyük bir risk aldım böylece. Hayatımda aldığım en önemli kararlardan biridir çünkü çok kötü bir film de ortaya çıkabilirdi ama neyse ki film başarılı oldu.

Seyircinizle yıllar içinde inşa ettiğiniz o güçlü ve kırılmaz bağın, rol seçimlerinizdeki ağırlığı neydi? Atıf Yılmaz’ın Mine filmini kabul ederken toplumsal tabuları kırmanın ve izleyicinizin vereceği olası tepkilerin riskini düşündünüz mü?

Tabii düşündüm ama yeniliklere açık olmak gerektiğini de düşündüm çünkü değişen sinema anlayışına ayak uydurmak gerektiğini de düşünüyordum. Çünkü sinemada artık o tabular genel olarak yıkılmıştı. Televizyonda seyirci artık öpüşme ya da sevişme sahnelerini kanıksamıştı. O sahne senaryoda da çok gerekliydi çünkü senaryonun düğüm noktası o yakınlaşma sahnesiydi. O sahne olmasa o film olmazdı. Necati Cumalı’nın bir hikâyesidir…

Atıf Yılmaz’la konuşarak belli bir ölçüde olması koşuluyla rolü oynadım. Film vizyona girene kadar da üstümden o gerginliği atamadım. Sinemada gizlice en arka koltukta izledim filmi. Seyircinin tepkisini izledim. Baktım, o sahnede seyirci hiç tepki vermedi, benim de öyle içim rahatladı… Sinema kariyerimdeki en iyi filmlerden biridir.

Resim hayatınıza tam olarak ne zaman ve hangi ihtiyaçla girdi? Bir gün bu eserleri sanatseverlerle buluşturacağınız aklınızdan geçer miydi?

Resim hayatıma okul sıralarında girdi diyebilirim. Ne zaman boş bir kâğıt görsem hep bir şeyler çizerdim. Daha çok tabiat çizimleriyle başladım, ilerleyen süreçte portreler de yapmaya başladım. Sinema hayatıma girdikten sonra tabii resim daha arka planda kaldı ama benim için hep özel bir yerdeydi. Hatta Atıf Yılmaz’ın bir portresini de resmetmiştim o dönemlerde. Ressam olmayı çok isterdim. Sadece bir seanslık bir resim dersi almıştım, onun dışında bir eğitimim yok resim alanında.

Evde kendi kendime resimler yapmaya başladım. Bu resimler evimdeki depoda duruyordu. Bir gün Yalçın Bey evime ziyarete geldiğinde bu resimleri görmek için ısrar edince ona gösterdim. “Bunları mutlaka sergilemeliyiz.” dedi. Hem çok şaşırdım hem çok sevindim. Bir sergi yapma fikri yoktu hiç aklımda. Umarım izleyenler sevmiştir resimlerimi.

İki farklı sanat disiplinini buluşturan Hatıralar Bahçesinde Buluşma sergisi hazırlanırken küratör İbrahim Karaoğlu ve usta ressam Yalçın Gökçebağ’la nasıl bir çalışma süreci geçirdiniz? Tuvale aktardığınız işler arasında, arkasındaki hikâyeyi veya hissettirdiği duyguyu özellikle anlatmak istediğiniz bir eseriniz var mı?

Aslında uzun bir çalışma sürecine girdik diyemem. Daha doğrusu ben bu sürece dahil olmak yerine ekip arkadaşlarıma güvenerek bu işi onlara bıraktım. Benim resimlerim çerçevelendi, mekân belirlendi. Benim filmlerimde giydiğim birkaç kıyafet ve başlık da eklendi ve Yalçın Bey’in resimleriyle de bir sergi ortaya çıktı.Ben resimlerimin hikâyesini anlatmayı çok tercih etmiyorum. Çünkü her bir resme bakan kişinin kendi duygusunu, kendi anısını ve kendinden bir parçayı bulmasını istiyorum ama kısaca bahsetmek gerekirse oynadığım filmlerde bende iz bırakan o kadın karakterleri resmetmeye çalıştım. Ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadın, hem çalışan hem annelik yapan kadın, ezilen kadın, hayata tutunmaya çalışan kadın, şiddet görmüş kadın… Daha çok bu kadınlık hallerini resmetmeye çalıştım…

Ankara’ya ilk gelişinizden zihninizde neler kaldı? Bu şehrin sizdeki yeri nedir? Ankara’da yaşadığınız ve pek paylaşmadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Ankara benim için çok özel bir şehir. Ben canım kızım Yağmur’u burada dünyaya getirdim ve burada 4 yılımı geçirdim. Bu yüzden bu şehrin bendeki yeri çok ayrı ve özel.Hamileliğimin de son aylarını burada geçirdim. Ankara’da Oran’da yaşadım. Kuğulu Park, Kızılay Meydanı, Cinnah Caddesi… Her gün başıma kasket takıp yürüyüşe çıkardım. Ankara’nın sokakları gözümün önündedir. Hatta Yağmur’a hamileyken bir gazeteci beni yakaladı, “Türkan Şoray’ın şişko hali” diye beni haber yaptı. Bayağı gülmüştük o habere.

Ankara’nın insanlığını, sadeliğini, sessizliğini çok seviyorum. İstanbul’a göre çok daha sakin bir şehirdi. Kendimi dinlediğim ve kendimi bulduğum şehir diyebilirim. Çok kendimle kaldım oradayken. İstanbul’da bu olamıyor… Bu yüzden çok sevdim bu şehri. Sadece ve sadece kendimle baş başaydım.

Zülfü Livaneli, Yılanı Öldürseler üzerine çalıştığınız günlerde kendisine film yönetmesini önerdiğinizi anlatır. O tarihî konuşmayı siz nasıl hatırlıyorsunuz? Bugün resimlerinizin Ankara’da onun adını taşıyan kültür merkezinde sergileniyor olması sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

Zülfü Bey o zamanlar yurt dışındaydı, İsveç’te yaşıyordu. Biz filmin montajını Abidin Dino’yla yaparken o da geldi. Filmin müziklerini yaptı, montaja katıldı. Bir nevi sinemaya elini bulaştırmış oldu. Montaj masasında, “Siz elinizi filmlere bulaştırdınız artık, zaten çok yönlü bir sanatçısınız, sinema da yapabilirsiniz” dedim. Zaten onun da galiba içinde vardı bu duygu ki yönetmenlik yaptı. Hatta ben de onun yönetmenliğinde Şahmeran filminde oynadım.

Kültür merkezi konusunda da bu sanatın birleştirici, yapıcı gücü diyebilirim. Sanatın bu gibi güzelliklere ortam yaratmasından dolayı mutluyum. Güzel bir tesadüf oldu.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 16).

Işıl Çalışkan
Yazar Işıl Çalışkan Karanfil’deki tüm yazıları ↗