Daha önceki bir yazımda, kendime amfi, hoparlör yapmak için Konya Sokak’taki elektronikçiler çarşısına gittiğimden söz etmiştim, ama nasıl, ondan söz etmemiştim. Önce Küçükesat son duraktaki evimizden çıkıp oradan Bülbülderesi Caddesi’ne yürür, yolcularını boşalttıktan sonra ring yaparak Ulus’a dönen Seyranbağları minibüsüne biner, Anafartalar Çarşısı’nın arka kapısının tam karşısındaki ara sokaktaki minibüs son durağında inerdim. Tuhaf aksesuarlarla doluydu bu minibüsler, şoför mahallinin hemen üstünde bir grup resim (çoğunlukla arabeskçiler), alacalı bulacalı çıkartmalar (sürmeli bir göz mesela), aynadan sallanan bir tespih, felaket bir motor gürültüsü ve ona eşlik eden, kısa dalgadan yayın yapan polis radyosundan ya da 8 kanallı bir kartuş teypten gelen arabesk şarkılar. Hele bir de hava karardıysa, içerdeki loş atmosfere mor ışıklar eklenir, şarkılar iyice kederlenir, sigarasından daha derin nefes çeker, gaza iyice yüklenirdi şoförler.
Bu kederli âlemden kurtulmanın en kısa yolu bir an önce arka taraftaki Posta Caddesi’ne kapağı atmaktan geçerdi. Caddenin o yıllardaki ismi, altmış darbesinde değiştirildiğinden, Şehit Teğmen olmuştu ama herkes Posta Caddesi derdi. Yetmişli yıllarda bile oldukça hareketliydi cadde. Ben bulvar kısmından değil de, bulvara paralel, minibüslerin de geçtiği Yenice Sokak’ın köşesinden dönüp girerdim caddeye, çok değil belki bir beş yüz metre ötede Anafartalar Bulvarı ile buluşacak caddede bakacak, tecrübe edilecek çok şey vardı ki. İlk olarak aklıma sol koldaki Modern Çarşı geliyor, yıllar sonra yanacak bu çarşının içinde bir sürü farklı ürün satan dükkan vardı ama ben hemen üst kata, o yıllarda bir teknoloji harikası olarak görünen bir yürüyen merdivenle çıkar, plak-kaset satan dükkanların vitrinlerinden gözlerimi alamazdım. Harçlığım yetmese de, pek bir şey alamasam da, dönemin popüler müziklerinden haberdar olmak bile yeterdi. Çarşıdan çıkıp, aynı koldan Anafartalar Caddesi’ne yöneldiğinizde Ankara Hali’nin arka kapısına gelirdiniz. Alışveriş sonrası eve dönmeye çalışan ya da akşam pazarına geç kalmamak için hızla hale girmeye çalışan insanlar; sürekli bağıran işportacılar; akvaryum, süs balıkları ve yemlerini satan bir dükkan; lüks lambalarıyla balıkları sergileyen bir seyyar balıkçı; bir kuruyemişçi, bir sakatatçı ve bir tavukçu ilk aklıma gelenler. Meyve sebze gibi ürünler halin içindeydi; burası ise, çok daha canlı, kalabalık, hayat doluydu. Peki, caddenin karşısı? Orası da, deyim yerindeyse “eski” pazardı, modern Ankara Hali’nin bir reddiyesiydi. Caddeden inene geniş merdivenlerin sonunda akmayan bir çeşme sizi karşılar ve oranın sağında Suluhan, solunda ise ise Sobacılar Çarşısı bulunurdu. Nedense ben Sobacılar Çarşısı’nı daha eğlenceli bulur, oraya uğramadan edemezdim. Halen çoğu evde soba yanan bir Ankara’daydık. Kışı sıcak geçirme gayesiyle soba almaya gelen, sobanın yanına yöresine çekiçle vurarak, “sağır” mı, değil mi diye anlamaya çalışan müşterileri gözlemlerdim. Öğrenmiştim: ne kadar fiyakalı olursa olsun, sağır soba asla ısıtmaz!
Çocukluğum bu şatafatlı caddesinin kırklı, ellili yıllarda bir başka nedenle bilindiğinden, basbayağı bir kültür muhiti olduğundan henüz haberim yoktu. Hasan âli Yücel’in en önemli projelerinden biri olan Tercüme Bürosu, Posta Caddesi’nde yer alan Yüzbaşıoğlu Apartmanı’nın orta katındaymış, farkında bile değildim! Neyse ki, bir süre sonra okuduğum Fahri Aksoy’un “Kürdün Meyhanesi” ile durumu anlamaya başladım. Kitaptaki isimler o kadar tanıdık, o kadar şahaneydi ki, neden o yıllarda yaşamamışım diye hayıflandığımı hatırlıyorum. Kimler yoktu ki bu edebiyatçı, ressam, gazeteci, tiyatrocu isimler arasında? Kadın olmasına rağmen lokantaya girip herkesi suspus eden Suat Derviş, en deli haliyle İlhan Berk, kedicilerin zât-ı şahanesi Cihat Aksoy, “ayarcı eleştirmen” Nurullah Ataç ve onun uçarı şairi Orhan Veli, hocaların hocası Nusret Hızır gibi isimler Mehmet Özdilli’nin devrin modasına uygun bir isim verdiği “Yeni Hayat Lokantası”nda buluşup bolca zaman geçirirlermiş. Azeri kökenli olmasına rağmen Kürt şivesiyle konuşmaya bayıldığından Özdilli’nin lokantası “Kürdün Meyhanesi” olarak biliniyormuş. Caddede sadece burası değil, “Şükran Lokantası” ve de Arnavut sahibinin heybetli bıyıklarından ötürü “Palabıyığın Meyhanesi” denen bir başka mekân da varmış. Bitmiyor, Palabıyığın bir de “Şaraplı Palabıyık” diye bilinen, “tektekçi” tabir edilen küçük bir mekânı daha varmış. Anlayacağınız, caddemde devrin kültür taifesi her gün arz-ı endam edermiş de haberim yokmuş. Ne mutlu ki, Savaş Sönmez, Turan Tanyer, Özkan Aras gibi Ankara “yerel tarihçileri” caddeye dair çok kapsamlı yazılar yazdı da hikayesine bir nebze yaklaşabildik. Yine de yazının başlığına dönmek isterim. Caddeye hayat veren, can suyunu sağlayan tabii ki Tercüme Bürosu olmuş. Sayesinde sadece batının değil, doğunun da klasiklerine erişebildik, okuduk, halen de okuyoruz. Sağ olsunlar.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 48).



