Deneme · Sayı 14 · s. 32 Özge Mumcu Aybars

Ankara’da sonbahar

Önce bir yaprak kıvrılarak düştü, sarılaşmıştı… Kuruyup ayağının altında hışırdamasına az zaman kalmıştı. Düşüncelerinden sıyrıldı. Yaz bitmişti, sarı yaprak gelecek kışın habercisiydi.

Ankara’da sonbahar

Önce bir yaprak kıvrılarak düştü, sarılaşmıştı… Kuruyup ayağının altında hışırdamasına az zaman kalmıştı. Düşüncelerinden sıyrıldı. Yaz bitmişti, sarı yaprak gelecek kışın habercisiydi. Ah sonra, kaldırımlarda biriken, rüzgârla savrulan, yağmurla yere yapışan yapraklar olacak, toprağı örtecekti kışın, şanslıysak karı da görecekti… Günler kısalmaya, sabahın ışığı gecikmeye, akşam erkenden gelmeye başlamıştı. Gündemin kurşun ağırlığına havanın kararması da eklenince, içindeki umutsuzlukla mücadele ettiğini anlamıştı. Oysa Ankara’daki sonbaharı seviyordu. Şehrin üzerine düşen ışığı, ağaçların her gün biraz daha renk değiştirmesini, yürürken yüzüne değen serinliği… Yine de dökülen yapraklara bakarken yalnızca renklerini düşünemiyordu. Bordodan sarıya, kahverengiye dönen o yapraklar işte, doğanın çıplak dallara kendini bırakmadan önceki son vedası. Geçen zaman, hayatından eksilenler, yaklaşan kış. Biraz daha yürüyor- hava daha kararmadan, ağaçlar bütün yapraklarını dökmeden.

Böyle zamanlarda aklı başka bir yürüyüşe gidiyor.

Bir adada yürürken bir bank dikkatini çekmişti, aklına o takıldı. Adanın en güzel manzaralarından birine bakan banka, Leonard Cohen’in hayranları onun anısına bir plaketi koymuşlardı. Hayatının bir dönemini orada geçirmişti Cohen. O da durmuş, Cohen’in şarkıları aklında, onun baktığı manzaraya bakmıştı. O gün, bir insanın yaşadığı yerle yazdıkları arasındaki bağı düşünmüştü. Her gün gördüğü denizin, yürüdüğü yolların, beklediği birinin, bitiremediği bir konuşmanın şarkılara nasıl karıştığını… Sonra o şarkıların, hiç tanımadığı insanların hayatında kalbine işlemesini.

Orada dururken “Famous Blue Raincoat”u açmıştı.

“Sabahın dördü, aralık ayının sonu…” diye başlıyordu Cohen. Daha ilk cümlede bir kış gecesi, bir mektup beliriyordu. Sonbaharın başlarında o adadaydı, yapraklar henüz dallarındaydı. Şarkıyı bir mektup okur gibi dinlemişti. Sonra fotoğraf makinesini eline alıp manzaranın fotoğrafını çekmişti. Fotoğrafı kime göndermek istediğini biliyordu.

Onunla ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu.

Birlikte dinledikleri şarkıları bir süre dinlememişti. Günün beklenmedik bir anında kulağına çalındığında kapatmış, bazen de sonuna kadar dinleyip yaptığı işe dönememişti. Bir şarkının yalnızca birkaç dakikaya bu kadar çok hatıra sığdırabilmesine şaşırıyordu. Bir yolculuk, mutfakta hazırlanmış bir akşam yemeği, camın önünde uzayan bir konuşma… Unuttuğunu sandığı ayrıntılar, ilk birkaç notayla geri geliyordu.

“Famous Blue Raincoat” da onlardan biriydi. Onun da bu şarkıyı dinlediğini biliyordu. Bazı geceler tekrar tekrar açtığını, dinlerken sessizleştiğini hatırlıyordu. Birlikteyken o sessizliğin içinde rahatça oturabiliyorlardı. Şimdi ne düşündüğünü sorabileceği kadar yakınında değildi.

Ayrılıklarının ardından söylenecek her şeyi söylediklerinden emin değildi. Konuşmuşlar, yorulmuşlar, aynı yere birkaç kez geri dönmüşlerdi. Sonunda bir daha görüşmemeye karar vermişlerdi. Yine de gündelik alışkanlıklar bu karara hemen uymamıştı. Bir şey olduğunda ona anlatmak istemesi, okuduğu bir cümleyi göndermek için telefonu eline alması bir süre daha devam etmişti.

İşte, adadaki o manzarayı da ona göndermek istemişti.

Fotoğrafı çekmiş, ekrana bakmış, sonra telefonu yanına bırakmıştı. Manzarayı görse ne söyleyeceğini tahmin edebiliyordu. Belki Cohen’den söz edecek, belki şarkıyı açacaktı. Bunu düşünmek hem iyi gelmiş hem canını acıtmıştı.

O gün aynı şarkıyı dinleyip dinlemediğini bilmiyordu. Ama başka bir yerde, başka bir akşam dinleyeceğini biliyordu. Şarkının onun hayatında da bir yeri vardı. Ayrıldıktan sonra o yere ne olduğunu merak ediyordu.

Bankta biraz daha kalmıştı. Şarkı bitmiş, denize bakmaya devam etmişti.

Döndüğü Ankara’da yapraklar dökülüyor. Önünde uzun kış ayları var. Her sabah yeni bir haber, yeni bir kaygı. Bazı günler kendi hüznüne ayıracak yer bulamıyor; akşam eve döndüğünde, gün boyunca ertelediği duygularla baş başa kalıyor.

Yine de sevindiği anlar oluyor. Bir dostla uzayan sohbet, serin havada güneşli bir masa, uzun zamandır beklediği iyi bir haber… Gülerken bir süredir böyle gülmediğini fark ediyor. Sonra eve dönüş yolunda onu özlüyor. İkisi aynı güne sığabiliyor.

Akşam hava iyice serinliyor. Kaldırımlarda yapraklar, pencerelerde ışıklar var. Yürürken adımlarını yavaşlatıyor. Aklına o bank geliyor; deniz, plaket, Cohen’in sesi.

Eve varınca “Famous Blue Raincoat”u açıyor.

Onun da dinlediğini hatırlıyor. Belki bu gece, belki başka bir gece. Hangi cümlede durduğunu, aklına nelerin geldiğini artık bilmiyor.

Telefon masanın üzerinde kalıyor. Gece, şarkıyı sonuna kadar dinliyor. Tek başına, artık başka bir anlamla…

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 32).

Özge Mumcu Aybars
Yazar Özge Mumcu Aybars Karanfil’deki tüm yazıları ↗