Yaz biti. Kuğulu Park’taki ağaçların hışırtılarından, sararmış yapraklardan, giderek azalan çocuk sesinden, sokak röportajı için sıraya giren 65 yaş üstü emeklilerden sonbaharın gelişini hissedebilmek mümkün. Yaz bir rüyadır. Gelir ve geçer. Geriye birkaç hatıra kalır. Onları da kışın hatırlamak üzere zihninizin bir köşesine saklarız. Evvelsi gün Zeynep’le Bozburun’da denize bakan meyhanelerden birindeydim. Şimdi Kuğulu Park’tayım ve şimdiden düşüncelere daldım. Her şey ne kadar çabuk geçti. Bavulu pansiyona koymamız, mayomuzu bavuldan çıkarıp, denize girmemizle kendimizi AŞTİ’de bulmamız arasında neredeyse bir dakika filan var. Nasıl oluyor peki? Zorba’yla deniz kenarında yarınlar yokmuşçasına takılırken birden Karamazov Kardeşlerle sohbet etmeye pek hazır değilim. Ne diyordum? Ha, sonbahar, evet. Geldi değil mi? Balkanlar’da bütün kış bizi perişan ettirecek soğuk hava dalgası hazır mı? Domates salçaları yapıldı mı? Herkes evine dönmüş bakıyorum. Şurada topu topu yarım saattir oturuyorum şimdiden Pena Yavuz’u, Plakçı Orhan’ı, Cem’i gördüm. Ankara tam kadro, eksiksiz burada. Yarından itibaren Dost’ta, Sakal’da, Tamer’in mekânı Muddy Waters’ta, Kurtuluş Parkı’nda, bir arkadaşının ortak arkadaşının doğum gününde yeniden karşılaşırız sanırım. Birkaç güne hava soğur, tüm yaz özgürlüğünü ilan etmiş balkon kapıları, pencereler bir bir kapanır. Sokağın sesi ileri bir tarihe atılır. Böyle anlarda her Ankaralı gibi Ege kasabasına yerleşme hayalleri kuruyoruz. Şöyle deniz kıyısında küçük bir ev… Sonra hemen vazgeçiyoruz. Kendimi domates, biber ekip, tüylü tavuk poposu altında yumurta ararken düşünemiyorum hâlâ. Genetiğimizle oynanmış bizim. Küçük burjuva fantezisi kalmış elimizde. Deniz kıyısındaki hayatımıza dair kurduğum senaryo korku filmi peki şehir hayatı? O da ondan farklı değil. Haber bültenlerinin kasvetli akışı gibi değil miyiz burada? Ne diyordum? Sonbahar, evet. Tesadüflere açıktır bu mevsim. Yazın güneşten kaçıp, serin bir gölge altı aramakla geçer. Sonbaharda merak ve keşif duygusu hakimdir. Sokak aralarına rastgele girilir, mekân keşifleri daha sık yaşanır. Zeynep’le de öyle tanışmadık mı zaten? Bir kafede boş boş otururken önümden tüm baş döndürücü güzelliğiyle geçmişti. Kimdi? Nelerden hoşlanırdı? Ankara’nın tüm insanları bir şekilde tanıştıran mucizevi özelliği bizi Eylül akşamı İstanbul’da Nick Cave konserinde buluşturdu. Nick Cave’in seyircilerin üzerine düştüğü bacaklarından güçlükle tuttuğumuz anda gözlerimiz birbirine denk gelmiş ve ona o an âşık oldum. Yıllarca birbirimizden haberimiz olmadan aynı konserlerden, aynı filmlerde, aynı mekanlarda bulunduğumuzu fark ettiğimde anladım ondan kopamayacağımı. Ne diyordum? Sonbahar, evet. Burada öyle yüksek sesle okunması ve romantik bir his yaratması gereken ağdalı cümleler kurmayacağım ama sonbahar fena mevsim değildir hani. Ankara’da güzel geçer sonbahar. Biraz inşaat var. Toz, toprak her yer. Koca hafriyat alanı şehir. Sevecek daha az şey var. Ama yine de iyi bir pardösüyle Richard Gere gibi gezebilirsiniz. Birbirine benzeyen kahve dükkanlarından birinde kahve içilebilirsiniz. Kurtuluş Parkı’nda sararmış yapraklar üzerinde gezinebilirsiniz. Yağmur yağdığında evinizden hiç çıkmadan havanın romantizmini yapıp, paranız cebinizde kalabilirsiniz. Üzerinize kalın bir şeyler alırsanız kombiyi bile açmanıza gerek kalmaz. Ne diyordum? Sonbahar. Birazdan Zeynep gelecek. Evimize gideceğiz. Balık mevsimi, belki yoldan balık da alırız. Fırında şöyle, üzerine defne yaprağı yanına da bir tek. Yatmadan önce balkon kapısını kapadığımda üzerime yaz hüznü çöker. Aylar boyu yazı özlerim. Şöyle hava 40 dereceye çıksın da ağzımızın tadıyla küresel ısınmayı yaşayalım derim pişman olacağımı bile bile. Sonra ekim ayında şort giymeye başlayınca gelecek adına ürkerim. Bu hissi tüm yaz sonunda yeni yeniden yaşarım.
Çoban salataya Ege’den aldığımız zeytinyağını dökerken Zeynep, fırın kontrolü yapacak. Neden durgun olduğumu soracak, anlatacağım gülecek. Yemekten sonra ellerimi kızıl saçları arasında gezdireceğim, teninde denizi, begonvilleri, hanımellerini duyacağım. Zeynep, dünyadaki anlamım, antidepresanım, palavradan varoluşsal krizlerime panzehirim…
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 49).



