Ankara çok uzun zamandır, “kan kokulu” bir şehir artık. Patlayan bombalar sonucunda kaybettiklerimizin yasını bağrında taşıyan ana kara. 10 Ekim’de yüz üç cenaze kaldırdığımız acı okulu. Uzun zamandır karaya oturan gemi artık. Sonbaharda yollardan atkestaneleri topladığım, yarama tuz bastığım tenha. Kalabalıkta sıkıldığım, bunaldığım bir derin bir mesele. Hacettepe Hastanesi’nde doğduğum, ağzımda deli kuşlar büyüdüğüm, sevdiklerimi toprağa verdiğim… Her gün acımı kanattığım uzun yol. Ankara anlayamadığım bir devlet artık. Başını kuma gömsen bile kaçamadığın. Arkadaşlarımın öldürülen babaları için her yıl düzenlenen mezarlık anmalarında gözlerimden süzülen yaş. Hangi birini sayayım da yanayım? İlhan Erdost’u mu? Zeki Tekiner’i mi? Uğur Mumcu’yu mu? Ahmet Taner Kışlalı’yı mı? Sakin ve onurlu konuşmalarla geçen bir ömür.
*
Bundan tam yüz yıl önce Mussolini, 9 Kasım 1926’da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi. Gramsci parlamenter dokunulmazlığı olmasına rağmen diğer komünistlerle birlikte tutuklandı. Davada faşist rejiminin savcısı Michele İsgro “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl süreyle durdurmalıyız!” diyerek maksadını ortaya koydu. Böylelikle faşizm bütün İtalya’ya kök salacak; Gramsci’nin tezleri havaya uçacaktı. Ama onun çok uzun süren cezaevi günlerinde beyninin işlemesi durmadı. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün hâlâ devlet ve hegemonya özelinde yararlandığımız “Hapisane Defterleri” böyle böyle oluştu. Bitmeyen, nefes nefese, soluksuz bir mücadeleydi bu. Türkiye ölçeğine bakıldığında ise Gramsci’nin bu sözlerini aratan gerçek bir aydın katliamı yaşandı. Her biri deyim yerindeyse hastalık bulaşmış hayvanlar gibi itlaf edildi. Tüketilmek istenen onların düşünceleriydi. Ankara’da sonbahar yitirdiklerimizin çığlığıdır o yüzden. Biraz Bahriye Üçok, biraz İlhan Erdost’tan güz çelengidir. Ankara yitenlerin beyaz anıtıdır bu yüzden.
*
Ankara Eylül’le Kurtuluş Parkı’ndaki sararmış yapraklara sevinendir. Oysa başucunda kaçamadığı 12 Eylül vardır. Cezaevi kapısında oğlunu bekleyen Gülten Akın’dır Ankara. Onun kaleme aldığı Ertuğrul Ağıdı’dır. Behçet Aysan’ın kitabının adıdır, Eylül’dür hep.
*
Ankara, sokaklarında yetim kalan anılar demetidir artık. Tavukçu’da Ahmet Say, Muzaffer Buyrukçu, Vüs’at O. Bener, Tahsin Saraç, Aziz Nesin’in yanında el sallayan çocukluğum. Meyhane pilavının şöhretine kapılıp rakıya başladığım on sekiz yaşım… Yıldızların yerine sokak lambalarına baktığım pazar günleri. Kavgalardan çok kahkahaları hatırladığım kasvetli zamanlar. Seksen sonrası… Ölümüne dostluğun anlamını yaşayarak öğrenen yoldaşlar.
*
Herkes gitti. Ankara’da Express Birahanesi’nde dağıldı masalar. Bir süre sonra da birahane el değiştirdi. Böylece duvarda asılı kelebeklere bakan altı yaşım geride kaldı. Kırmızı kadife elbisem çoktan yırtıldı. O büyük ruhla şiirlerini yazan, Osip Mandelştam, Sergey Yesenin, Mayakovski’nin izindeki Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş, Adnan Azar’lı günlerin minesi soldu.
Sepya yüzler kaldı Ankara’da artık… Giden, hep giden. Hastanelerin mavi duvarlarının üstümüze saldığı kasvet. Bilge Karasu’yu böyle bir zamanda annemle ziyarete gidişim. Onun ince uzun parmaklarını son kez görüşüm. Bir yarım gülüş kaldı bende. Ne zaman sokakta bir kedi görsem, acaba Bilge Karasu’nun kedilerinden biri midir, diye bakındığım. Geçen otuzlu yaşlarımın neşeli ilk yarısı bu şehir. Yaz akşamları sabaha karşı söylenen Ege türküleri. Dostluklara yakılan bir bozlaktır Ankara.
*
İnsan hakları heykelinin önünde Şükrü Erbaş, Ahmet Telli, Mehmet Özer ve Fatin Kanat’ın direniş türküsüdür Ankara. Çocukluğumun TDK grevidir. Sevgi Özelli, Mazlum Beyhanlı, Cahit Külebili, Ömer Asım Aksoylu bir Cengiz Bektaşın mimari planlamasından kalan gözyaşıdır TDK. Her Dil Bayramı’nda Şerafettin Turan’dır.
*
TEKEL işçilerinin çadırlarıdır Ankara. Madencilerin gözlerindeki inattır. Bu yüzden sıcacıktır. Ama Kızılay’ın göbeğindeki çadırlarda üşüyen bir kadının gülüşüdür. Bir çay sigara molasıdır.
*
Ankara’da sonbahar pazar yerleridir. Öğrenci evlerinde makarna sevdasıdır. Cebeci’den koleje uzanan yürüyüş yoludur. ODTÜ’de devrim yazısının sararmış yapraklarla huzur bulduğu tek başkenttir Ankara. Bugün direnmeye çalışan Cumhuriyet’in sıcacık gülümsemesidir.
*
Eski Piknik’te Sevgi Soysal ve Özdemir Nutku’nun kahkahasıdır Ankara. Metin And’ın dedesi Tunalı Hilmi’nin sevincidir. İdealizmle bütünleşen yılların yaşam sevincidir. Ceyhun Atuf Kansu’nun çocuklarla mutluluğudur.
*
Bütün duyguların sel olup aktığı bir iç deredir Ankara. Kavaklıdere’nin altında incecik akar hâlâ.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 29).



