Bir Zamanlar Ankara · Sayı 14 · s. 54 Yalın Gündüz

Biraz pay kalsın

Ayakkabı almaya gittiğimiz zamanlarda babamın kendine özgü hareketi, her mağazanın ortasında hiç üşenmeden önümde çömelip başparmağıyla denediğim ayakkabının ucuna bastırmasıydı.

Biraz pay kalsın

Ayakkabı almaya gittiğimiz zamanlarda babamın kendine özgü hareketi, her mağazanın ortasında hiç üşenmeden önümde çömelip başparmağıyla denediğim ayakkabının ucuna bastırmasıydı. Ayağımın nerede bittiğini, sanki ben bilmiyormuşum da o dışarıdan yoklayarak daha iyi görebilirmiş gibi derinin üzerinden bulmaya çalışır, başparmağımla ayakkabının ucu arasında biraz boşluk kaldığından emin olduktan sonra da satıcıya her seferinde aynı cümleyi söylerdi.

Çocuğun ayağı hızlı büyüyor, biraz pay kalsın.

Benim ayağımın ne kadar hızlı büyüdüğünü benden iyi bilen babamla, o yıl okuldaki 29 Ekim töreninden birkaç gün önce yine ayakkabı almak için Kızılay’a inmiştik. Öğretmenimiz Müşerref Hanım, bayram sabahı beyaz gömlek, koyu renk pantolon ve siyah ayakkabı giymemizi istemişti. Yakası kolalı beyaz bir gömleğim vardı, pantolonum da bir önceki bayramdan kalmıştı, fakat siyah ayakkabım olmadığı için iş çıkışından sonra beni okuldan alan babamla Kızılay’ın o yıllarda bana bugünkünden çok daha baş döndürücü görünen kalabalığına karışmıştık.

Girdiğimiz ilk ayakkabıcının vitrininde, bütün o ciddi siyah ve kahverengi ayakkabıların arasına yanlışlıkla bırakılmış gibi duran, yanlarında iki kırmızı çizgisi olan bir çift beyaz spor ayakkabı ilk anda gözümü almıştı. Bana oraya gelme amacımızı hatırlatırcasına siyah ayakkabıları işaret eden babam, satıcıdan 33 numara çıkarmasını rica etti. O yıllarda babalarımızın güzel bulduğu şeylerin gerçekten güzel olduğuna inanmak, onların beğenisini kendi beğenimizin biraz önüne koymak gibi bir alışkanlığımız vardı. Spor ayakkabılara son bir kez daha bakıp sesimi çıkarmadan içeri girdim.

Satıcı ayakkabıları kutusundan çıkarırken aralarındaki ince kâğıtlar hışırdamış, dükkânın deri, boya ve karton kokusuna yeni bir şey satın almanın o çocukluk heyecanı karışmıştı. Ayakkabıları giydiğimde biraz sıktıklarını fark etmiş ama bunu söylememiştim. Babam her zamanki gibi önümde çömelip ayakkabının ucuna bastırmış, başparmağımın yerini bulduktan sonra “Tam olmuş.” demişti. Satıcı da giydikçe açılacağını söyleyince mesele benim için kapanmıştı: İki yetişkin bir ayakkabının ayağınıza olduğuna karar vermişse, sekiz dokuz yaşındaki ayağınızın bu konuda ileri sürebileceği pek güçlü bir itiraz kalmıyordu.

Ayakkabıcının yere yakın, hafif eğik bir aynası vardı. O aynada insanın yalnızca dizlerinin altı görünüyordu. Aynaya baktığımda, sanki yıllar sonra dönüşeceğim adamın ayakkabıları bir sabahlığına bana ödünç verilmiş gibi geldi. Babam kasada ücreti öderken nasıl bulduğumu sorduğunda güzel olduklarını söyledim ve kutuyu koltuğumun altında taşıyarak eve döndüm.29 Ekim sabahı Ankara soğuktu. Sabah yaşadığımız tek gerilim, annemin beyaz gömleğimin üzerine kazak giymem için ısrar etmesi, benimse öğretmenimizin törende kızacağını düşündüğüm için surat asmamdı. Sonunda kazağı montun altına giyip okul bahçesine vardığımda çıkarmak gibi, o yaştaki bir çocukla varılabilecek en diplomatik çözüme ulaştık.

Ayakkabıların topuğumu acıttığını daha okula giderken hissetmiş, fakat yeni oldukları için ayağımı sıkmalarının normal olduğunu düşünmüştüm. Büyüklerin “açılır” dediği bir ayakkabının açılmasını beklemek de çocuklara düşen görevlerden biriydi. Ayakkabılar açılır, çocuklar büyür, zaman böyle geçer. Okul bahçesinde sıraya dizilmiş sınıf arkadaşlarımı bulup dağıtılan küçük kâğıt bayraklardan birini aldım. Öğretmenimiz birkaç kez aramızda dolaşıp birimizi biraz sağa, ötekimizi biraz sola çekerek sıralara düzen getirdi. İstiklal Marşı başladığında sol topuğumdaki acı artık kendini iyice belli ediyordu. Önce ağırlığımı sağ ayağıma verdim, sonra dayanamayıp yeniden sola, ardından tekrar sağa geçtim. Öğretmenimiz uzaktan gözlerini büyüterek kıpırdamamamı işaret edince iki ayağımın üzerinde dimdik durmaya çalıştım.

O sabah Cumhuriyet Bayramı’nı şiirlerle, bağımsızlıktan, gelecek nesillerden, Cumhuriyet’i sonsuza kadar yaşatmaktan söz ederek kutladık. Sol topuğum acırken olan bitene dikkatimi veremediğim için bir yandan da utanıyordum. Geriye dönüp baktığımda çocukluğun biraz da büyüklerin önemli saydığı şeylerin yanında kendi küçük hakikatimizi önemsiz sanmakla geçtiğini görüyorum. O sabah herkesin tarihi 29 Ekim’di; benimki ise yeni alınmış siyah bir ayakkabının içinde, topuğumda yavaş yavaş açılan küçücük bir yaraya yazılıyordu.

Tören sona erdiğinde babamı okulun kapısının önündeki velilerin arasında gördüm. Çocukken yüzlerce yetişkinin arasından annemizi babamızı nasıl bu kadar kolay seçebildiğimizi bugün de bilmiyorum. Belki yürüyüşlerinden, belki baş hareketlerinden, belki de dünya henüz yeterince küçük olduğu ve o dünyanın merkezi birkaç kişiden oluştuğu için.

Yanına kadar normal yürümeye çalıştım ama birkaç adım sonra topalladığımı fark etti. Ne olduğunu sorunca önce geçiştirmeye çalıştım. Yüzüme baktıktan sonra adımı öyle bir söyleyişi vardı ki aynı cevabın arkasına bir kez daha saklanamayacağımı anladım. Beni yanı başımızdaki banka oturttu. Birkaç gün önce ayakkabının ucuna bastıran elleri bu kez bağcıklarımı çözdü. Ayakkabıyı çıkardığında beyaz çorabımın topuğunda küçük, kırmızı bir leke vardı. O lekeye bakarken bir iki saniye nefesini tuttu ve neden ona daha önce söylemediğimi sordu.
Sen beğendin ya ama, dedim.

Babamın yüzündeki ifadeyi tam olarak tarif etmem çok zor. Elindeki fileden annemin ne olur ne olmaz diye yanımıza koyduğu eski spor ayakkabılarımı çıkardı, siyahları bir naylon poşete yerleştirdi ve eve öyle döndük. Ben rahatlamış ayaklarımla yanında yürürken siyah, sağlam kalıplı ayakkabılar babamın elindeki poşetin içinde her adımda birbirlerine çarparak tok bir ses çıkarıyordu.

O siyah ayakkabılar bir sonraki özel günde dolaptan çıkarıldıklarında ayağım çoktan büyümüş olmalı, çünkü onları bir daha hatırlamamamın başka bir açıklaması yok. İlginçtir ki, aradan yıllar geçip de geçen hafta oğluma ayakkabı almaya gittiğimizde o eski bayram sabahının belleğimin bir yerinde hâlâ durduğunu bilmiyordum. Geçmişin tuhaf bir huyu var. Bir koku, bir şarkı ya da farkında olmadan yapılan bir el hareketi onu yeniden canlandırmaya yetiyor.

Oğlum son denediği ayakkabıyla sandalyede otururken önünde çömeldim. Elim kendiliğinden ayakkabının burnuna uzandı. Başparmağım daha deriye değmeden, bir an 33 numara siyah ayakkabının üzerinde babamın başparmağının bıraktığı küçük çukuru görür gibi oldum. Elimi geri çekip sordum:Ayağın rahat mı? Biraz acıtıyor. Benim yıllar önce sese çeviremediğim iki kelime onun ağzından rahatça dökülünce yutkundum. Başka bir çift deneyebilirsin istersen.

Birkaç kutudan sonra kendine göre bir ayakkabı seçti. Benim aklımdaki 29 Ekim ayakkabılarına göre biraz daha renkli, biraz daha spor, çok daha fazla kendisiydi. Tören için daha uygun bir şey alsak mı, demek üzere ağzımı açtığımı, hatta cümlenin ilk kelimelerinin zihnimden geçtiğini hatırlıyorum.

Söylemedim.29 Ekim sabahı okulun kapısına geldiğimizde ayakkabısının bağı çözülmüştü. Önünde diz çöküp bağcığını bağlarken yıllar önce aynı biçimde önümde çömelmiş babam geldi aklıma. Ayakkabının ucuna bastıran, birkaç gün sonra beyaz çorabımdaki kan lekesini gören elleri. Bir de eve dönerken naylon poşetin içinde birbirine çarpan o iki siyah ayakkabının tok sesi.

Oğlum bağcıklarını bağlamamı bekledikten sonra arkadaşlarını görüp yanımdan uzaklaştı. Ben arkasından bakarken, okul bahçesinde çocuklar ellerindeki bayraklarla birbirlerinin peşinden koşuyor, öğretmenler onları tören için hizaya sokmaya uğraşıyorlardı. Sonbahar rüzgârında kırmızı bayraklar birbirine karışırken bir ara oğlumun bakışları arkadaşlarının arasından dönüp beni buldu. Göz göze geldiğimizde “hadi git sen artık” der gibi uzaktan elini salladı.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 54).

Yalın Gündüz
Yazar Yalın Gündüz Karanfil’deki tüm yazıları ↗