OECD-PISA raporlarını duymuş olabilirsiniz; OECD üyesi ülkelerden 15 yaşındaki öğrencilerin okuma, fen bilimler ve matematik gibi alanlardaki bilgi ve becerilerini, bu kazanımlarını kendi gelişimleri yönünde kullanabilirliklerini ve toplumda yer alabilirliklerini ölçen bir değerlendirme sistemi. Katılımcı ülkelerin eğitim sisteminin ihtiyaçlarını ve geldiği noktayı yansıttığı düşünülen PISA’nın bu yıl açıklanan raporunda Türkiye’deki öğrencilerin ortalama skorlarının geçtiğimiz değerlendirmeleri ve OECD ortalamasını aştığı belirtiliyor. Genel olarak sevinç yaratan bu raporu dikkatlice inceleyince sevincimizi azaltan önemli bir bulgu var. Onu sona, hatta yazının sonundaki dipnota saklayayım. Önce bir çocukluk anımı aktaracağım. Yıl 1966, ilkokul birinci sınıfın ikinci dönemi. “İyi” bir ilkokuldayım. İlkokul düzeyindeki “iyi okul”lar, bulunduğumuz kent ya da mahallenin seçkinlerinin çocuklarını barındırdıkları için “iyi” olarak tanınırlardı. Yaklaşık 70 kişilik ilkokul sınıfımın ön sıralarını dolduran “seçkin çocukları” temiz önlükleri ve yakalarıyla diğerlerinden ayrılırlardı. “Babanız ne iş yapıyor?” sorusu arka sıralardaki soluk önlüklülere pek ulaşmadan öylece kalırdı belki de. Dersler ön sıraların egemenliğinde sayılır, arka sıralardan nadiren kalkan parmak pek görülmezdi. Teneffüsler ise arka sıralara terk edilmişti. Arka sıralardakilerin koşturma, itekleme, topa vurma becerilerinin hiçbiri, biz ön sıradakilerde o ölçüde bulunmuyordu. Ama asıl, o gözü karalıkları, cesaretleri bizde hiç yoktu. Mahallenin 3-5 apartmanından gelen “biz”, apartman çocuklarıydık.
Okulda öğretmen dayağı sıradandı (öğretmen okurlarımın bu aktarımdan üzülmesini istemem, bambaşka bir bağlamda olan biteni anlatıyorum). Öğretmenimizin iyi kalbinden, adanmışlığından şüphemiz yoktu, “vurduğu yerde gül biter”di; hele arka sıralardakilere vuruyorsa bunun mutlaka bir sebebi vardı. Nedense kendisinden korkmamamın kaynağı, tam ne olduğunu bilmediğim bu sebeplerden hiçbirisini taşımadığıma olan bir tür “sınıfsal” inançtı belki.
Öğretmenden gelen soruların cevabını bilememek bir dayak sebebi olabilirdi. Bir gün öğretmen arka sıralardaki çocuklardan Bekir’i tahtaya çıkardı. Bekir sadece soluk önlüklü değildi, bir de tahta çantası vardı. Yeşil boyası yer yer soyulmuş bu tahta çanta bana ilginç gelirdi, babamdan tahta çanta istemeyi düşündüğümü hatırlıyorum. Bekir hiçbir soruyu bilemediği için dayağı yiyeceğini anlamıştı. Ama öğretmenin nereden, hangi arada eline geçirdiğini anlamadığımız yeşil tahta çantayı kafasına geçireceğini tahmin etmemişti. O ve herkes şaşkına döndü. Çanta ikiye ayrıldı; Bekir bir yandan gözyaşlarını ve birden peydahlanan sümüklerini silerek yere dökülen 3-5 sayfayı toplamaya başladı. Bekir az sonra kırık çantasıyla sınıfın kapısının önündeydi.
Bir daha bizim sınıfa da okula da dönmedi. Birkaç kez okul kapısının önünde külahta çekirdek satarken gördüm. 4-5 yıl sonra bindiğim minibüsteki muavin oydu. O yaşlarda henüz ergenliğin hemen öncesindeydik. Simamız çocuksuluğunu koruyordu, pek az değişmiştik. Hemen merhabalaştık ama birbirimize, “Ne yapıyorsun?” diye sormadık. Çocukların şimdiki zamanın dışına ilgilerinin pek fazla olmadığı bu yaşlarda soruların o an ile sınırlı olması, “Ne yapıyorsun?” sorusunun cevabının “Kemeraltı’na gidiyorum” gibi gerçekten tam o anda ne yaptığı ile ilgili bir cevap olmasını getirir. Ama sahiden birbirimizin hayatını merak etseydik de, ikimizin de ne yaptığı ve ne yapacağı az çok belliydi. Sormanın bir manası yoktu. Bekir okumayı öğrenememişti. Nedeni belirsizdi, bilişsel kapasitesi mi düşüktü, dikkati mi dağınıktı, bugünkü bakışla disleksisi mi vardı, yoksa akşama ne yiyeceğinin, akşama ödevine yardım edecek kimsesi olmadığından ödevleri nasıl tamamlayacağının mı derdindeydi, bilemiyorum. Bilişsel olarak hayata eksik ya da aksak başlayan çocuklar, öğrenemeyenler, “aklı ermeyenler” çoğunlukla arka sıralardan geliyor. Bilişsel sorunlar varsa, öğrenme yetersizse davranış problemleri hızla sökün ediyor. Giderek artıyor, genellikle okul hayatı bitiyor, davranış problemleri suç işleme noktasına varıyor. Yoksulluk, düşük sosyoekonomik düzey ve diğer yoksunluklar bu olasılıkların hepsini artırıyor. Arka sıralarda olan soluk önlüklü birçok çocuk gibi okulu terk edip giden Bekir’in arkasından dur diyen olmamasına şimdi hayret edebilirsiniz. Öğretmenimizin 70 kişilik sınıfın arkasına sesini duyuramayıp elinin yetişmesine de…
Günümüzün apartman (nizamiyeli site) çocukları Bekir’e ancak okullarındaki sosyal sorumluluk projeleri ile ulaştıklarında rastlayabiliyor. Sınırlar daha keskin çizilmekte, çocuklar birbirlerinden hem çok farklı hem de artık birbirlerine yabancı. Yıllar sonra birbirlerine rastlama olasılıkları bile yok.
Bekir’i bir daha görmedim. Yeşil tahta çantasını, oturduğu arka sıraları hiç unutmadım. İlgili okura not: Bugüne dönersek, ülkemiz öğrencilerinin ortalama ve asgari okuma performansının yükselmesine sevinirken, canımızı sıkan bir bulgu var: sosyal ve ekonomik eşitsizlikler okuma (ve diğer öğrenme alanlarında) performansında önemli farklar yaratmaya devam ediyor. Çok iyi düzeyde olan öğrencilerin oranı (yüzde 4,2) zaten düşük olan OECD ortalamasının (yüzde 5,6) da altında kalıyor; iyi eğitim az sayıda kişinin erişebildiği bir olanak. Sosyoekonomik sınıf farkının eğitim performansına çok yansıdığı ülkelerden birisi olan Türkiye’de 1960’lardaki Bekir’in tahta çantası, yerini pazardan alınma ve “çakma” da olsa çoktan Disney kahramanlarının resimleriyle süslü sırt çantalarına bıraktı. Yoksulun yoksulluğu gözle görülür olmaktan çıktı. İyi okullar da “iyi olmayan”lar da iyi kötü düzgün gözüken binalarda yerleşikler; duvarlardaki milli eğitim standardı posterler bile her okulda aynı. Ama iyi bir okuyucu olmak, okuduğunu derinlemesine anlamak, okuduklarıyla ezberlerini pekiştirmenin ötesine geçerek düşüncelerini zenginleştirecek, başkalarının bakış açılarını anlamaya açık, kendi görüşlerini gözden geçirecek zihinsel esneklikte olmak için gereken düzeyde okuma becerisi kazanmak herkesin layık olduğu bir hedef sayılmamaya devam ediyor. Üstelik, ön sıralardaki okuma ve okuduğunu derinlemesine anlama sahiden ne kadar iyi sorusu da cevap bekliyor.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 42).




