Kızılay, Cebeci, Beşevler, Bahçelievler, Emek, Balgat, 100. Yıl, oradan Eskişehir yolu ve oradan da Hacettepe, ODTÜ, Bilkent hattının bir temmuz-ağustosta, bir de eylülün sonlarına doğru tepeden fotoğrafını çekmek mümkün olsa keşke. Benim gözümde, tepeden değil belki ama yerden çekilmiş çok fazla görüntüsü var bu hattın. Biraz anlatmam gerekirse, temmuz-ağustosta her yer bomboş, trafik hep rahat, sakin, sokaklarsa cansız demek haksızlık olur belki ama canı damarından çekilmiş gibi, halsiz.
Ben bu saydığım hatların 20 yıllık müdavimiyim, yazını da bilirim, kışını da, baharını da. Kızılay’da başladı müdavimciliğim, Kocatepe Camii’nin oralarda bir yerlerde, orta dünyalarda. Yaz gelir, tatil olur, Ege’nin taşrası eve döneyim diye gözümün içine bakar, ben Ankara’yı bırakmak istemem, ‘ev’in Ankara olmadığını zaten kim çıkarmıştır, ama okul kapanmıştır, daha 18 yaşındayımdır, işim yoktur, bursum biter, yenisi yatmaz, sevgilisini de bırakıp gidesi gelmez insanın, Ankara’dan gitmeyi bir haftacık daha uzatmak için tüm şartlar zorlanır, tüm paralar suyunu çeker, ama en sonunda ne yapar eder, birbirimizden başka hiçbir işimizin olmadığı, herkesin gittiği bir bizim kaldığımız o bir haftayı yaşardık Ankara’da, ben ve sevgilim… Gülümseyecek bunları okurken, birazdan, evet hâlâ.
Hiç hazzetmediğim o sözü kendime uydurma vaktim geldi: Ben Balıkesir’in en çok Ankara’ya dönüşünü severdim, evet hâlâ da öyleyim. Bizden başka kimsenin kalmadığı, sabahtan akşama kadar Atatürk Bulvarı’ndan Meclis Parkı’na, Tunalı Hilmi’den Esat’a yürüdüğümüz o bomboş bir haftadan sonra, nihayet ve mecburen dönülürdü eve. Ve eylül yeniden gelsin diye, askerlik gibi, çeteleler tutardım. Okul açılsın, burslar yatsın ve sevgilim beni Aşti’den alsın, hayalleri kurardım yaz boyu. Ve eylül yeniden geldiğinde, ülkenin her yerinden otobüsler, yüzlerce öğrenciyi Aşti’de indirmeye başladığında, yeniden damarlarına can gelirdi şehrin, Kızılay sabahın saat 6’sında valiz tekerleklerinin tıkırtılarıyla dolardı, eylül geldi mi o iki ay önce canı çekilen sokaklara can gelirdi yeniden. Evet hâlâ öyle. Ben hâlâ Emek civarlarındayım ve otoparkı bile olmayan otuz yıllık apartmanımın daracık sokağında park yeri bulunca mutlu oluyorum yazları, çünkü civardaki fakültelerin hocaları da ortalıkta olmuyor yaz gelince. Ama sonra diyorum ki, park yeri de bulmayıvereyim, Gazi Diş Hekimliği’nin, Eczacılık Fakültesi’nin mavi beyaz önlüklü, cıvıl cıvıl öğrencileri etrafta dolaşsın yeter ki, Kızılay’dan ODTÜ’ye kadar şehir yeniden canlansın okulların açılmasıyla.
Ben artık öğrenci değilim, tahmin edeceğiniz üzere, ama okullarla aram hâlâ iyidir -yazar burada gülüyor-. Ama sevgilim hâlâ öğrenci, daha az önce doktora tezinin sunum provasını yaptı bana, yani o hâlâ Beşevler metrosunu dolduran öğrenci kalabalığının bir parçası. Sahi biz on yıl önce dünyaya bir öğrenci daha getirdik onunla. İsmi Nisan ama eylülleri ve öğrenci olmayı çok seviyor. Eğitim fakültesinde okurken staj için geldiğim, Ankara’nın en eski ilkokullarından birine bırakıyoruz onu her sabah. Kuruluş 4 Ekim 1967. Açıldığı dönemde okul bahçesinde eski bir su kuyusu varmış, o dönemi hatırlayanlar öyle söylüyor, ve kavak ağaçları varmış etrafında. Şimdi bahçesinin tam ortasında kocaman bir dut ağacı var. Adını, edebiyatçı, yazar, öğretmen, milletvekili, siyasetçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’den alıyor. Cumhuriyet hatibi Hamdullah Suphi. İçeride, bana hâlâ Cumhuriyet’in ilk yıllarındaymışız gibi hissettiren, takım elbiseli, kravatlı, kalem etekli öğretmenler var, güzel konuşan, güzel yazan, güzellik öğreten, hasret kaldığımız cinsten. Neyse ki kızım böyle bir öğretmenle büyüyor, neyse ki yaz ne kadar sıcak geçerse geçsin sonunda eylül mutlaka geliyor ve sokakların damarlarına can yürüyor. Neyse ki biz hâlâ bu şehirdeyiz ve her eylülde şehre dolan öğrenci canlılığına eşlik etmeyi sürdürüyoruz, neyse ki biz buradayız ve hiçbir yere gitmiyoruz. Öğrencilerimiz her eylülde cıvıl cıvıl sokakları doldursun diye anlatmaya devam ediyoruz ve neyse ki birbirimizi çok seviyoruz, evet hâlâ.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 58).



