Güz, önce akşamın saatini değiştirir. Daha dün aydınlıkta dönülen bir yol, bugün karanlığa kalır. Sabah evden çıkarken elde taşınan ceket, dönüşte omuzlara alınır. Eylülün başında yazdan artakalan sıcaklık duvar diplerinde oyalanır. Ekime doğru gölgeler uzar ve serinler. Ağaçların altındaki ışık incelir. Yapraklar aynı dalda hem yeşildir hem sarı. Sararan yaprak yenilenmenin ilk adımındadır. Düşer, sokakları sarıya boyar. Düşen yapraklar rüzgârla sonbaharın şarkısını söylemeye başlar. Şehir, kendini ele vermeden mevsim değiştirir. Bu değişimi görmek için yürümek, biraz susmak, aynı sokağa başka bir saatte yeniden bakmak gerekir.
Okulların kapısı açılır. Öğrenciler, henüz ezberleyemedikleri otobüs güzergâhını camdan takip eder. Kaldırımda aceleyle yürüyen birinin ayakkabısına kuru bir yaprak takılır. Fırının önünde sıcak ekmek kokusu vardır. Durakta bekleyenler ellerini ceplerine sokmaya başlamıştır. Bu şehirde sonbahar böyle küçük işaretlerle gelir. İnsanın içinde de bir şeyler yer değiştirir. Ertelenmiş işler hatırlanır, eski defterler açılır, masanın başına yeniden oturulur. Eylül, yarım bıraktığımız cümleyi önümüze getirir. Ekim, o cümlenin devamını ister. Yaz, en uzak zamanındadır şimdi; henüz bitmiş, bekleyişi başlamıştır.
Bu şehirde sonbaharın takvimle açıklanamayan bir derinliği var. Eylül ile ekim arasında yürürken yalnızca mevsimin içinden geçmeyiz. Bir memleketin kendisine yeni bir gelecek aradığı günlerin de yakınından geçeriz. Bugünün kalabalığı, binaları, ışıkları arasında o eski Ankara’yı görmek kolay değildir. Yine de Ulus’ta bir sokağın geçmişe bakışında, eski Meclis’in önündeki kısa duruşta, kaleye doğru kaldırılan bir bakışta, zamanın üst üste duran katlarını hissederiz. Şehrin sokakları nice bekleyişi taşıdığı aklımıza gelir…
Nice eylül saymıştır bu şehir. Her biri sonbahar senfonisine derin bir nota eklemiştir. Onca eylül arasında bu şehrin yüzünü gökyüzüne çevirdiği bir eylül vakti vardır; O eylül, tek bir kelimeye bütün mevsimleri sığdırır.1923 yılının Eylül’üdür. Bir telgraf memuru Ankara’dan İstanbul’a gönderilecek haberin ücretini hesaplamak için kelimeleri saymaya başlar. Önünde bir kâğıt, elinde bir kalem vardır. Saydığı kelimeleri bir yandan da okuyan telgraf memuru bir kelimeyi görünce duraksar. Gözlüğünü biraz oynatır, kalemini bırakır ve haberi getiren gazeteciye gişenin küçük aralığından bakar. O kelime, “Cumhuriyet”tir.
Bu, gazeteci Mecdi Sadrettin Sayman’ın yıllar sonra anlattığı bir hatıradır. Mustafa Kemal, Neue Presse’in temsilcisi Avusturyalı gazeteci Lazar’a verdiği demeçte Cumhuriyet’ten söz etmiştir. Görüşmenin ardından Lazar, Sayman’la sohbet ederken Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’ten bahsettiğini söyler. Sayman, duyduklarını görüşmenin tercümanlığını yapan Hamdullah Suphi’ye de doğrulatır ve haberi İstanbul’daki gazetesine yetiştirmek için postaneye koşar. Telgraf metnini Memur Yusuf Efendi’ye uzatır. Yusuf Efendi kelimeleri sayarken “Cumhuriyet” sözcüğüne gözü takılır ve duraksar.
Sayman’ın hatırasında Yusuf Efendi hiç konuşmaz. Hatırada yalnızca bir bakış vardır.
O küçük duraksamayı seviyorum. Çünkü Yusuf Efendi’nin içinden geçenleri bilmiyoruz. Bakışına sevinç, endişe ya da şaşkınlık yerleştirebiliriz; ama bunlar bizim yakıştırmalarımız olur. Bildiğimiz tek şey, her gün kelimeleri sayan bir insanın bir kelime karşısında duraksamasıdır. Henüz ilan edilmemiş bir geleceğin gündelik hayatın içinde birden görünür olmasıdır. Tarih, meydanları doldurmadan önce bir gişe memurunun küçük penceresinden sızar…
O gün Ankara’da havanın nasıl olduğunu bilmiyorum. Dökülen yapraklar postanenin kapısında hışırdıyor muydu, gazeteci oraya yürürken üşümüş müydü, Yusuf Efendi akşam evine döndüğünde bu telgrafı birine anlatmış mıydı? Hatırada bunlar yok. Yazma hevesiyle boşlukları doldurmak mümkün. Fakat bazen boşluğu korumak daha anlamlıdır. O günün insanlarına yaklaşırken bilmediğimiz anların tılsımını korumak gerekir. Bir bakış bize ulaşmışsa, onun sessizliğini dinlemekle başlayabiliriz.
Eylülün içinde beliren o kelime, ekimin sonunda bir milletin istikbali olacaktı. Aradaki haftalarda Ankara, yeni kararların merkeziydi. 13 Ekim’de başkent oldu; 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edildi. Bugün birkaç satırda yan yana getirdiğimiz bu tarihlere giden günlerde, varılacak sonuç henüz bilinmiyordu. Sabahları insanlar kalkar, kapılar açılır, haber beklenir, konuşulur, tartışılırdı. Gelecek, bugünden geriye baktığımızda göründüğü kadar tamamlanmış değildi. Onu kurmak insan iradesi, emek, cesaret ve elbette kararlılık gerektiriyorduAnkara’da güz düşüncesi benim için tam burada genişliyor. Sonbaharı çoğu zaman eksilmenin diliyle, bazen de hüzünle anlatırız: Yaprak düşer, gün kısalır, ışık çekilir. Sokaklar sakinleşir; insan yalnızlaşır. Oysa bu şehrin ekiminde başlangıcın hafızası var. Ağaçların dalları seyrelirken bir memleketin önünde yeni ufuklar açılmıştı. Mevsimin hüznüyle kuruluşun umudu aynı takvimde buluşmuştu. Belki de Ankara’nın güzünü kendine özgü kılan duygulardan biri budur. İnsan burada kaybettiklerini hatırlarken başlangıçları da düşünür.
Cumhuriyetin hikâyesinde haberi taşıyanları, mektubu ulaştıranları, sınıfta çocukları bekleyen öğretmenleri, tarlada çalışanları, evinin geçimini hesaplayanları da düşünmek gerekiyor. Bir ülkenin geleceğine ilişkin kararlar, sonunda bu insanların hayatına dokunur. Yönetim biçiminin adıyla gündelik hayat arasında uzun ve emek isteyen bir yol vardır. O yol, halk olabilmenin ışığında yürünür. Cumhuriyet bir kelimedir ve insanların hayatında karşılık buldukça derinleşir. Ankara’ya sonbaharda yakışan şeylerden biri, bu derinliktir.
Ekim akşamlarında şehir erken kararır. Pencereler aydınlanır; bir evde sofra kurulur, bir evde sınava çalışılır, bir başka evde ertesi günün hesabı yapılır. Bir temizlik işçisi sabah herkesin geçeceği yolu hazırlar, dökülen yapraklar süpürülür. O ışıkların ardında birbirini tanımayan insanlar vardır. Yine de hayatları birbirine bağlıdır. Sağlığı, eğitimi, ulaşımı, suyu, ekmeği paylaşırlar. Ortak hayat dediğimiz şey, her gün yeniden sürdürülen bu büyük bağlılık ve dayanışma ağıdır.
Cumhuriyet kelimesini o pencerelere haykırıyorum: Okuldan işyerine, meydandan sokağa ulaşsın; herkesin kendi hayatını kurabilmesine, kendi sözünü söyleyebilmesine, yarına güvenle bakabilmesine değsin; çocukların önündeki engelleri azaltan, kadınların hayatını genişleten, yaşlıların yalnızlığını gören bir anlam kazansın.
Sonra yeniden o postaneye dönüyorum. Yusuf Efendi kelimeleri saymayı sürdürmüş, makbuzu hazırlamış. Telgraf İstanbul’a doğru yola çıkmış. Gazeteci heyecanla haberin yolunu gözlemiş. Bir eylül günü, henüz ilan edilmemiş bir yarın telgrafın içinde İstanbul’a doğru yola çıkmış. Bugün o yarının içindeyiz. Ankara’nın ağaçlarından yine yapraklar düşüyor. Okullar açılıyor, akşam serinliği sokaklara iniyor. Bir zamanlar Cumhuriyet kelimesini görünce duran elin bize bıraktığı düşünceyi taşıyoruz. Önümüzde hâlâ yazılacak bir hayat var. Eylülün açtığı deftere ekimle birlikte ne yazacağımız, birbirimize nasıl bir memleket bırakacağımıza bağlı.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 8).




