Yağmurun doluyla karışık camları dövdüğü bir kış günüydü. Didem’in mutfağında çayın altını habire yeniden yakıyorduk, kaçıncı demlikti bu saymaz olmuştuk.
Doğalgaz çok yazmasın diye kat kat giyinmiş, çayın buharında ısınıyorduk. Eşyalarını toplamıştık bütün gün. Tüm kaslarımız ağrıyordu. Ertesi gün son kolileri kapatıp eve bir boya vuracaktık. Evet biz yapacaktık çünkü usta çok pahalıydı. Şirketteki küçülme nedeniyle işine son verilmişti. On iki senedir aynı yerde çalışıyordu, boşanmaktan beterdi bu ayrılık. Ki onu da daha iki sene önce yaşamıştı. On iki yıllık düzenli maaş beş yıllık düzensiz evlilikten daha zor geliyordu ya da insan her sorunu içindeyken en büyük onu yaşıyordu. İlk hafta birikimini nasıl değerlendireceğine dair planlar yapmıştık telefonda. Çok birikimi yoktu, tek atış hakkı vardı. İyi değerlendirmeliydi. Kafası dağınıktı. İşte tam o sıralar, şüpheli işlem nedeniyle hesabındaki parayı güvenli bir yere almasını öneren bir telefon almıştı bankadan, yani dolandırıcılardan. Gazetelere düşen “Veriler çalındı” haberlerinin nereye varabileceğini böylece anladık. Yaptığı e-ticaret işlemlerinden kredi kartı ekstresine kadar bildikleri için şüphelenmemişti. Eldekini de kaybettiği zaman iyice endişelenmiş her gün iş çıkışı uğrar olmuştum dostuma. Bilirsiniz, gerçek dostluklar sair günde düzenli görüşmeyle değil iyi ve kötü günde belli eder kendini. Memlekette şükürcülük ve teselli huy olsa da bunu yapmadım. Berbat bir durumun içindeydi ve buna saygı duymam gerekirdi. “En ağır geleni, ailen senin için bunca hayal kurmuş ve umut beslemişken, onların yazlık aldığı yaşta, bir ufak kamyonetle sıfıra sıfır eve dönmek. Savaşı kaybetmiş bir komutan gibi bile değil, yetersiz görüldüğü için cepheden yollanan bir er gibi.”
On sekiz yaşında üniversite için çıktığı eve geri dönüyordu. İçine sinene kadar arayıp aylar sonra bulduğu, üzerinde misafirler ağırladığı yeşil kadife kanepesini, antikacıdan aldığı plak dolabını, renkli buzdolabını satmak çok ağır gelmişti. Ergenliğindeki odaya yeniden sığması gerekecekti, onca yaşanmışlığıyla.
Çok günlerdir çok uzun konuşuyorduk. Bir süre sustu, masa örtüsünün desenlerindeki demliğe gözlerini sabitleyerek çok uzun sustu. Bölmedim sessizliğini, düşünüyordu belli ki.
Sonra birden gözlerini gözlerime dikti ve dedi ki:“Kış ağır geçecek, bahar belki biraz hafiflerim, bu yaz eskilere hiç benzemeyecek ama güz geldiğinde bu plastik masada bile değil, ahşap bir mutfak masasında sana çay demleyeceğim. Bak buraya yazıyorum. Bir gün bugüne de gülebileceğiz.” Parmağıyla naylon örtüdeki kırmızı demliğin tam üzerine bir çizik attı.
On ay geçti üzerinden. Arada kısa kısa yazıştık, buluşmadık. İnsan dibe vurduğunda olur öyle. Sitem arkadaşlığın aknesidir, sevmem. Mesaj attı bir pazar günü aniden: “Çay demliyorum, gelsene.” Bir de konum göndermiş. Emir telakki ettim, bu bir devrim habercisiydi. Fırladım. Üç vasıta değiştirdim, begonvil ve hanımeli kaplı bahçe kapılarının ardında üç katlı eski evlerin olduğu, dışarıdan bakınca bile her bir yuvanın güneşle yıkandığını hissettiğiniz huzurlu ve keyifli eski bir sokakta bir bahçe katında karşıladı beni. Salona açılan mutfak, bahçeye açılan bir salon, bahçede açılmış sardunyalar. Ufacık metrekareyi huzura boyamış, ortada bir ahşap masa. Eliyle takdim ediyor bana: “Demiştim sana.”
Kış zor geçmiş, yağmurlar kadar ağlamış, kalbi buz kesmiş. Baharda filizlenmiş biraz. Yazı çabayla geçmiş, yeniden doğuşla.
“Annem ve babamla aynı evde olmak çok zor geldi baştan, onların da yeniden bir arada olmaya dair verdiği teselliler yerini bozulmuş düzenlerinin ani parlamalarına bıraktı.
Çocuk her yaşta çocuk aileye, ellerini yıkadın mı diye sorabiliyor, aniden bakkala da yollayabiliyor. Birey olmaktan çıkmıştım adeta, reşitliğim elimden alınmıştı. Bir ergen gibi odamda günlük tutmaya başladım. Yaşadıklarımı en baştan yazıp duruyordum, her defterde en baştan. Aptallıklarım önüme serildikçe kendimi haklı çıkarma çabamdan vazgeçip kendimi, yazarken bari eğlendirmek için dalga geçer oldum.
Annemle babama kızmak istemiyordum, her şeyi kaybetmişken bir de içimde sevdiklerime öfke biriktirmek istemiyordum. Her kaybedişi aileye bağlayanlarla dalga geçerim bilirsin. İçinde yaşıyor olmasak halimiz komik görünürdü dışarıdan, biliyordum. Son günlüğümü birkaç kere baştan okuduğumu fark ettim. Beni eğlendiriyordu. ‘Daha ne kaybedebilirim ki’ dedim, ‘iki yüz elli yedi kere özgeçmiş göndermişim uzay boşluğuna fırlatır gibi, ona yıkılmamışım bu mu yıkacak’ dedim, son günlüğü bilgisayara geçirip yayınevlerine yolladım. Biri görüşmeye çağırdı. Genel yayın yönetmenine son beş senemi anlattım. Yenilgilere gülmeden hayata tutunulmaz derdik ya seninle: Gülebildiğim haliyle anlattıkça o da çok güldü. Annemin çalışılmış tesellilerden ‘şu soğanı elde doğra bas geç bu ne be bi’ saatte tırım tırım’ azarlarına geçişine, babamın başarısız arabuluculuklarına, modern davranma çabalarının elalem kaygısına yenilme hızına, on iki senelik iş tecrübemin evdeki mutfak listesini yapmaya bile yeterli görülmemesine, yirmi sene sonra geri gelen ergenliğimin rönesansına, kırk dördüncü evlilik yıldönümünde, boşandığım günden beri söylenen anneme bunun aniden cazip bir fikir gelmesine güldü de güldü. Beni bir gösteriye götürüp çıkışta mekânın sahipleriyle tanıştırdı. Şimdi hazır mısın? Kitap yarın çıkıyor, bu haftadan itibaren her çarşamba stand up gösterisine çıkıyorum o mekânda.”
Bir şeylerin değiştiğini biliyordum ama bu kadarı aklıma gelmemişti. Dedim: “Koy çayı, yarın kendi küçük cumhuriyetimizi ilan ediyoruz o zaman!”
Bu sefer peş peşe zaferlerle değil yenilgilerin üzerine basıp geçerek kuruldu. Gülebilmek gerçekten devrimci bir eylemmiş meğer.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 12).




