Neşesi süzülürken kuruyan gövdesi içinden o ağacın, her bir üyesi ahenkle terk ediyor sararmış yoldaşlığı. Bir umudu kalmamış yeşil olan yaprakların, aynı ahenge eşlik eden tabanların altında çıtırdıyor. Hüzünlü bir melodinin notalarını vuruyor kaldırımlarda, yarı açık pencerelerde, eteği yağmurla ıslanmış perdelerde. Kimisi, çoktan evine varmış sıcak günlerin yasını tutuyor. Gidenin geri döndüğü bir ayrılık ya bu, her mevsim dönüp dolaşıp aynı yamaca varıyor. Şimdi senin derisine desenler çizdiğin o kuru dalların altında senin yağmurundan kaçarız da yine senin güneşinle ısınırız. Sanki dünya altüst olur; üst alt olur, alt üst olur. Bir kavanozun içinde çalkalarsın bizi, gökten bereket yerin dibinden yağmurlar akar üstümüze. Olmaz ama olur ya, belki senin göğünde çalar senin topraklarında oynarız biz de. Durur ya güneşle ay aynı kefede aynı dengede, işte belki biz de o teraziden nasipleniriz bir gün. Gün batar gece doğar, rüyalarımız günümüze denk olur. Ne yaz biter ne kış başlar, hiç bitmeyen bir yağmurun gökkuşağında sürükleniriz. Hem güneşten hem de karanlıktan besleniriz. Besleniriz ama bazı umutların açlığı karnımızı guruldatır. Yere düşmeye korkar o sarı yapraktan yoldaşlar. Kırılmaktan korkar o kuru dalları ağacın. Ben yosundan da yeşil, yeşilden kürküyüm kutsal bir yılanın. Yerin altında, toprağın ayazıyla can buluyorum ama sanma ki yeryüzünde yaşıyorum. Göğün yüzünde toprağım. Oradan buraya havadisler getiriyorum, üstümde sonbaharın serin rüzgârı, güneşin ıslak yangısı çokça yüküm var yazdan gelip kışa giden. Belki ben de bir şarkıyım, belki ben de bir kuşun kanadıyım, belki ben de bir tanrıçanın yer altına hapsolan kızıyım. Ama belli ki hiç bu dünyaya ait değilim hem de sonbahara aitken. Yer gökle buluşur, kara zindanlarda esirler özgürlüğüne kavuşur, kuruyan toprak suyuyla, gece gündüzle buluşur. Sonbaharın kalbinde, bir gün eşit gökyüzü. O gökten bereketler yağar, buharlaşır toprağın bağrındaki acı. Sonbaharın kızı, iki mevsim bu dünyayı iki mevsim cehennemi oyalar da barıştırır yazla kışı. Kimilerinin yasına bir saygı duruşu kiminin umutlarına öpücük konduran bir güneş. Ama hep eş hep eşit. Çünkü sonbaharın kalbinde o gün eşit gökyüzü. Ben yosundan da yeşil, yemyeşil bir zehirim damarlarında insanlığın. Bilinmezliğe akıyorum. Gelecekte olmayan bir hayale bakıyorum. Etrafımda meşaleler, yüksek sesli çalgılar, günün geceye gecenin güne eşliği kutlanıyor. Fakat ben orada yokum. Görüyorum, duyuyorum. Görülmüyorum, duyulmuyorum. Anlıyorum ama anlaşılmıyorum. Geçmişten bir ânın içindeyim oysa, bu hayal bile değil. Yaşanması imkânsız bir umudun hikayesi değil. Bu gerçek, bizim çoktan kaybettiğimiz kökleri topraktan ayrılmış bir ağacın devrilişi. Belki de devrilmek gerek, yeniden o sahneye aynı şenliklerle çıkmak için. Belki de o ağacın doğduğu günü yeniden yazmak gerek. Neden ekinoksu gökyüzünde yılanlar yer altında tanrılar kutlar sadece? Bize de lazım değil mi o bereket, adaletin sararan yapraklarında, insanlığın dağılan yoldaşlığında. Yalancı ışıklarla kör olan bebek gözlerin hakkı değil mi gece güneşi, gündüz ayı okumak? Vicdanın ırkı aynı, her vicdanın hakkı değil mi toprağına güvenle basmak? İnatla bekleriz bir diğer ekinoksu. Belki o zamana dek yosundan da yeşil yemyeşil bir yaprak düşer neşeyle, özgürlüğe savrulacağını bilerek. Her gün bu dünyayı gökyüzünde hayal ederek, bir kuşun kanadından bir yılanın kürküne savruluruz. Acıyan vicdan avunur, mutsuzluğa hapsolan herkes adil bir parça koparır mutluluktan. Hiçbir canın hakkı kalmaz yerde, kanla değil yağmurla bereketlenir toprak. O toprağa düşen her yaprak yeni bir başlangıç olur geleceğe koşan her gence. Umudu hatırlarız ve tekrar tekrar devriliriz geçmişimize yenilip, bugünümüz kazansın, gelecek bizi yeniden yıksın diye. Yıkılan her kulenin uğruna yeni saraylar dikeriz. Saltanatı ekinoks olan. Belki bir gün geleceğimiz sonbaharda yeniden yazılır. Ağacın dallarına yeni desenler kazınır. Hayalimizde bir ekinoks ve sonbaharın kalbinde, gökyüzü kıskanır bizi. Çünkü o gelecekte her gün eşit yeryüzü.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 26).




