Ankara Günleri · Sayı 14 · s. 36 Ali Cengizkan

Ankara yerlisi

Baudelaire… Sonra Cendrars, Aragon, Benjamin, Berk, Barthes, hepsi de kapı aralar. Yalnızca modern şiir tanımına değil, şehirlerin, yerleşimin gidişatına da... Dolayısıyla her şey edebiyattır.

Ankara yerlisi

Baudelaire… Sonra Cendrars, Aragon, Benjamin, Berk, Barthes, hepsi de kapı aralar. Yalnızca modern şiir tanımına değil, şehirlerin, yerleşimin gidişatına da… Dolayısıyla her şey edebiyattır. Ama yazmak değildir temel edim, neyi yazmak: Bugünü. Herşey yazılır; yazılabilir, yazılır. Şu anlamda: Konuşma, iletme, belirleme, arkasını getirme, anlatma, anlattığını paketleme… Kuşkusuz yazdığını atma, vazgeçme, yeniden yazma; dönüştürme, çevirip takla atma, başkası yazmış gibi yabancılaştırarak bakma… Bütün bunlar, günün refleksleri ve etkinliği içinde izler, rotalar, izlekler, zihin yoğaltmalar, çapraşık düşünürken açıklığa düşmeler, bağlantısız ve bağsız olduğunu zannederken karmaşık ağlara takılmalar çerçevesinde gelişir. Çerçeve içeriyi belirler; içerisi ise çerçeveyi. (İçerik’e bir selam!) Bir anlatı yerlemleri coğrafyası çıkar. Yaşam olanakları olarak şehrin mekânı! Buradayım! Paris Köylüsü!

Buradayım! Ankara Yerlisi! ‘Buradayım!’ böyle derim, yazarak. Tarih atarım, buradayım; adres yazarım, buradayım!
●

Ankara’da aynı evde 43 yıl oturdum. Kuşkusuz bu kadar uzun oturunca, mahalle ‘sakin’i olarak bu ‘oturum’un bir tarihi de oluşuyor. Çocukluğumun, gençliğimin ve evlilik yıllarımın bir kısmını geçirdiğim bu güzel ve bahçeli babaevinin adresini, yabancı ülkelerdeki kodlamalardan da etkilenerek, şöyle değiştirmiştim: “İsim, Cihangir 35, Kavacık Subayevleri, Ankara.” Bir gün, yanlış adres, ama doğru isim yazan bir zarf aldım: “İsim, Cahit Külebi 35, Ankara.” Beni çok mutlu eden ve onurlandıran bu ulaşma öyküsü, benim dışımda ne kadar farklı olguları da ayrıca aydınlatıyor: Postacımız, posta kodları o zamanlar henüz konmadığı halde, şehir 3-4 milyon nüfusa sahip iken bile, beni aradan seçebiliyor, beni seçebilecek kadar uzun süre aynı semtte dağıtım yapmış, yani. Postacılarımız bile ne denli yerli ve yerleşik imiş… (Sabit kalmak, hem iyidir hem de tehlikelidir!) Zarfın üzerinde semt belirtilmediği halde, semtte öyle bir sokak ismi olmadığı halde, şairliğimle Cahit Külebi’yi kodlayacak kadar okur-yazar biri, okur-yazar olduğu kadar da şiir okuru olan ve Cahit Külebi’yi şair olarak tanıyan, belki de seven, Ankaralı bir postacıdan söz ediyoruz! 2026’dan bakınca 1980’ler hizmet içi alımlama düzenekleri ve kentsel kültürler ne kadar derin! Henüz hemşehriler rakamlara, sokak ve caddeler sayılara, kişiler ve kişi olarak şairler yerlerini bulutsu algılara bırakmamış durumda.‘Bir yerin yerlisi olmak’ bu tür ayrıntılarla kanıtlanmıyor mu?
●

Şimdi soruyorlar: Atatürk Bulvarı eskiden nasıldı hocam? Gençlik Parkı’nı nasıl hatırlarsınız? Ya Ulus İşhanı ve Anafartalar Çarşısı; bunların değerleri, vitrayları, mekânsal kaliteleri için söyleyecekleriniz neler? Atatürk Orman Çiftliği’ni nasıl bilirsiniz; Gazi Çiftliği olarak mı, Orman Çiftliği olarak mı; AOÇ olarak mı, Beştepenin gölgesi olarak mı? Ev ne demek, barınma ne demek ve yerleşik olarak nasıl duygulanım düzenekleriniz var? Yıl 2026, yaz ortası ve bakıyorum da yukarıda saydıklarımın tümü için de belgesellerde rol almışım, demeç vermişim, fikir üretmişim. Ama yine geri dönüp bakıyorum; benim gibi yüzlerce insan var ve kamera, onların hiçbirine yönelmemiş, mikrofon tutulmamış… Neden?
●

‘Bir şehrin yerlisi olmak’, o şehirde yaşayarak, ama yaşayarak başlar. Kimi zaman eşimle İstanbul ya da İzmir’e, başka bir şehre gider, oralardaki arkadaşlarımıza kendi şehirlerini tanıtan geziler yaptırırız. Yani ‘ama yaşayarak’ dememin nedeni, sanırım burnunuzu bir yere sokmakla ilgili… İnsan teki yaşarken, içindeki toplumu, bir liberal ekonomi, bir otokrat yönetim altında bile olsa, anlamak için sorular sorar, sorgular. Tıpkı bunun gibi, bulunduğu kenti de belli sınırlar içine hapsolarak yaşamaz. Arabalı ise, tatile giderken bir köye dalıp görgülenir, bir antik yerleşimi gezer, tümüyle meraktan bir doğa harikasını, magazinel duyum ya da arkadaş tavsiyesi yoluyla değil de, rastlantı olarak bulur, gözlemler, inceler, mutlu olur. İnsanteki Ayrancı’da otururken Dikmen’i görmemiş ve bilmiyorsa, yarım Ankaralıdır; ama orada otururken Hüseyin Gazi’ye ya da Eymir’e, Mogan’a, Sarıgöl’e, Kalecik’e gitmemişse, ‘hiç Ankaralı’dır, tıpkı örnek verdiğim gezdirdiğimiz arkadaşlarımızın ‘hiç İstanbullu’, ‘hiç İzmirli’ olmaları gibi!
●

Bizim bu ‘yerliliğimizin yerini dolduramasa da’, doldurmaya yeltenen başka bir olgu da çıktı ortaya: ‘Sosyal Medya’! Sosyal medyanın farklı kanallarında Ankaralı olduklarını kanıtlayan pek çok isim var bugün: Ahmet Soyak, yirmi yıla yakın bir süredir tarıyor ve belgeliyor Ankara’yı, fotoğraf makinesiyle. Ankara Fili’nden korkulur; 21. yüzyıl öncesindeki Ankara’dan, ben diyeyim 300 yıldan, siz deyin 1000 yıldan, kentsel belgeler, kanıtlar, kalıntılar taşıyor, yaşanan Ankara’ya, içinde yaşadığımız Ankara’ya! Ankara Apartmanları, ankara.apartman, engürü ve diğerleri. Ayrancım derneği gibi, Bahçelievler Derneği ve diğerleri, kendi varlıklarını ortaya koyup sınıyorlar. Hepsi de birer değer olan Ankara Sahafları, isim isim anmama sayfalar yetmez, Ankara’yı bilmenin ve ‘Ankara Yerlisi’ olmanın ötesinde, kendi acemi öğrenciliklerini sürdürüyorlar.

Niye onlara gitmiyoruz, objektif ve mikrofon tutmuyoruz, bu gerçek ve isimli-isimsiz Ankara Yerlilerine?

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 36).