Ankara Günleri · Sayı 14 · s. 38 Gürsel Korat

Başkent sonbaharları

Ankara’nın en güzel mevsimi sonbahardır. Bu mevsimde çınarların ve kestanelerin dökülmüş kuru yaprakları farklı bir serinliğe eşlik eder. Ankara bu ikisinin eşliği içinde unutulmazdır. Çok özlüyorum orayı.

Başkent sonbaharları

Ankara’nın en güzel mevsimi sonbahardır. Bu mevsimde çınarların ve kestanelerin dökülmüş kuru yaprakları farklı bir serinliğe eşlik eder. Ankara bu ikisinin eşliği içinde unutulmazdır.

Çok özlüyorum orayı. Belki de o şehir benim için derin bir bilinçaltı olduğu için bu böyledir. Düşündükçe daha da çok burnumda tüten Ankara ormanlarında yürüyüşçü, sokaklarında gezgin, parklarında sporcu olduğumu anımsıyorum. O şehir bana bir yazarlık, bir evlat ve bir iş verdi. Orada öğretmen oldum, gazeteci oldum. Sevenim fazlaydı, emekli oldum ve sonuçta baktım ki süreçte pek çok öğrenci yetiştirmişim. Kitaplarımın çoğunu orada tasarlayıp yazmışım, Ankara’da yaşamak benim için dünyanın merkezinde oturmak gibi bir şeymiş. Kesinlikle inanıyorum ki İstanbul’u sevsem de Ankara’dayken sevmenin tadı bir başkaydı, çünkü başkentte yaşarken bir yeri seversen orası en çok Ankara’dır. Dolayısıyla bu şehrin sevgisi duygusaldır, hiçbir yerdekine benzemez.

Çocukluğumu Kayseri’de geçirdiğim için bu kadar ağaç dolu bir dünyam olmamıştı. Şehrin ODTÜ ormanlarıyla çevrelenen ve Kavaklıdere’den yukarılara doğru emsalsiz ağaçlarla bezenen dünyası bambaşkaydı. Fakat Ankara bir yandan da kıraç Anadolu’nun devamıydı doğrusu. Mamak’ta, Aydınlık’ta ya da Keçiören’de bir Yozgat ve Çorum varken, Kavaklıdere, Ayrancı, GOP ve Oran çevresinde Helsinki ya da Potsdam çağrışımları veren bir düzenlilik hissederdim. Bu şehrin en güzel görüntüsünü, çınarların arasındayken durup Seğmenler Parkı’nın tepesinden aşağı bakınca görülen şehir manzarası saydıysam bunun nedeni başkalığıdır, bir şeylere benzeyişi değil. Dileyen aynı yerlerde dolaşsın ve hissetsin: Sonbaharda oradan çeşit çeşit ağacın kokusu ve akarsuyun serinliği gelir, insan neden dünyayı bu kadar sevdiğine bir an şaşırır.

Ankara’da sonbaharı sevmenin çok çeşitli nedenleri vardır: Üniversitede bütün arkadaşlarım memleketinden döner ve öğrenim dolu hayatımıza başlardık, kızım okula giderken her yeni öğretim yılında başka bir heyecanla dolardım, üniversitede hocayken de eh yeni öğretim yılının, ders içeriklerinin, kaynakların, ödevlerin tasarlandığı bir dönemim olurdu. Arkadaşlarım değil ama öğrencilerim yavaş yavaş belirirdi ufukta. Fakat sonbaharın bozkırda sevimli olmasının çok özel bir nedeni daha olduğunu gördüm, her Ankaralı bunu çok iyi hisseder: Günbatımları heyecanla dolar bu şehirde. Sonbaharda tan kızıllıkları artar, beyaz bulutlar üzerinde duran pembeliğe karşın şehri kaplayan gölgemsi serinlik şaşkınlık uyandırıcı hale gelir. Gün erken kararmaya başlamıştır, fakat dağların arkasından göklere vuran güneşin kızıllığı düşünce okları gibi sağa sola savrulmaktadır.

Sonbahar Ankara’da heyecanla başlayan bir şeydir, hayatlar kurulur, okullar öğretim yılına başlar, sahneler perdelerini, Meclis oturumlarını açar. Bir memur ve öğrenci şehri olduğu için kimse yadırgamaz bunu. Miniklerin forma, çanta ve kırtasiye için yarattığı hareketlilik şehrin algısını değiştirir.

Sonbaharda şehrin merkezi gençleşir. Özellikle Kızılay çevresindeki insan kalabalığı bu şehirde yalnızca gençlerin yaşadığı yanılgısı uyandırabilir. Bu durum demografik olarak bölünmüş olan Ankara’nın sınıfsal ve kültürel olarak bölündüğünü de işaret etmektedir: Ulus ve Hal civarında kent gençliğini yitirir birden. Yoksul olmanın yaşlanmakla bir ilgisi olabilir mi bilmem. Burada söylenmesi gereken en önemli şey şehrin özellikle son elli yılda iklim yönünden iki görünüm taşır hale geldiğidir. Okulların ve görgünün öne çıktığı ağaçlı bölüm, şehrin güneyi ve biraz doğusudur. Görgüsüzlüğün, sanat sevmezliğin ve betonun öne çıktığı bölüm ise batı, kuzey ve kısmen doğudur. Ankara’nın o ağaçlı, eşsiz üçte birlik bölümünde de hayatı durmadan araçlar ve yollar lehine kesip biçmeye çalışan görünmez bir el faaliyettedir.

Bunu durduracak bir başka el var mı bilmiyorum. Gördüğüm şu ki, Ankara’nın kültürel iklimi son elli yıldan okumuşluktan çarşı esnafının algı tarzına doğru kaymıştır.

Ankara’nın batısına bir bakın: Orada sapsarı bir bozkırın ortasına otuz katlı binalarla kurulmuş, ağaçsız, daha kurulurken trafik sorunuyla baş edememiş bir yaratık şehirleşme göreceksiniz. Ankara’da yalnızca sonbahardan değil bütün mevsimlerden kaçmayı kaçınılmaz hale getiren bu kent algısı, orada yaşamamış kişilerde “Gri bir kent” algısı yaratır. Şüphesiz Ankara’nın büyük bir bölümü böyledir ve tamamını grileştirmek için de birileri çabalamaktadır.

Bunu para kazanmak için yapanlar, bindiğimiz dalı kesenlerdir.

Çünkü bir barınağa benzeyen şehirlerde yaşamak saçmadır. Bu, şehrin dere yatağına kurulması, binaların binaları kapatması ve hayatın eve kapatılması anlamına gelir. Oysa zamanında bir apartmana karşılık en az o apartmanda yaşayanların yüzölçümü kadar ağaç dikilseydi ve o şehrin mimari geleneği hesaba katılmadan hiçbir yapı oluşturulmasaydı şehirlerimiz eşsiz olacaktı. Ankara’nın sonbaharından da işte asıl o zaman söz edilebilecekti.

Ne yazık ki dünya beton yükseltme yarışında önemli bir yerimiz oldu. Bununla ne kadar övünsek azdır. Ankara’nın beton sıcağı ve kuraklığı, bu duyarsızlığa verilmiş ilk acınası ödül olsa gerektir.

Walt Whitman’ın “Bir yıldızı incitmeden, bir çiçeği koparamazsın” dizesini çok severim bu yüzden.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 38).