Selçuk Baran’ın çok güzel bir Ankara romanı var. Ankara romanı derken, anladınız, burada geçiyor hikâye. Kahramanı hemşehrim, Zara’dan gelmiş. Tıp fakültesinde okuyacakken ölmüş babası, bırakmış mecbur. Memuriyete başlamış, ama mutlu hayatından. Bir masal kahramanı kadar saf, kitapları seviyor, Bulvar’da dolaşmayı. Bir de Gençlik Parkı’nı.
Gençlik Parkı, öyle veya böyle bu şehirde kurulmuş romanların ortak mekanıdır, üç beş satır olsun veya bir iki sayfa, yazarlar tıpkı geçmişte Ankaralıların misafirlerine yaptığı gibi, okurlarını buraya götürmeden edemezler. İstisnaları elbette vardır. Ama işte lunaparktaki dönme dolap, havuzdaki fıskiye ve sandallar, Şişman dondurmacı, nikâh dairesi, çay bahçelerindeki semaverler, büzülmüş dudaklardaki semaverler el eder okura bu romanlarda. Ama Selçuk Baran’ın Bozkır Çiçekleri’nde Gençlik Parkı, o da bir taşralı saf gencin sayesinde, Seyfi’nin gözlerinden sakinleriyle belirir, ayan beyan, doğrudan. Seyfi parkı da parka gelenleri de sevmektedir, bir de Nurten’i. Nurten, Seyfi’nin çalıştığı şirkette bir müdürün sekreter sevgilisiyken başka bir kuruma geçince müdür, madem artık sevgili değilim sekreter de olamam diyerek, ikisinden de, işinden ve adamdan ayrılıp eve kapanmıştır. Duyunca Seyfi, annesi ölmüş Nurten’in, bahane edip başsağlığı ziyaretini kapısına dayanır. Açılır kapı. İlk ziyaretin hoşnutluğu ikincisinde de devam eder, sohbetlerinde “Gençlik Parkı’nı severim ben” der Zaralı genç adam, “Bir sürü insan görürüm orada.” Çoğu ailelerdir, birbirine dokunarak, el ele yürüyen. “Orda der herkes birlikte eğlenir.” Oysa Nurten hiç gitmemiştir. Seyfi üzülür parka gelmemişlerin adına. “”
Ankara’da, Gençlik Parkı’na gelmekten hoşlanmayan pek çok insan vardır. Nurten gibiler ve o soylular, bir de kendilerine bir ayrıcalık yakıştırmış olanlar, Gençlik Parkı’na adım atmazlar.” Hakikaten de öyledir, parkın geçmişi hakkında yazanlardan bazıları, burayı hep ilerleyen bir yozlaşma çizgisinde anar. İşte yelkenlilerin yarıştığı, yüzme derslerinin verildiği, nezih bir dinlenme bahçesiyken Demokrat Parti’nin iktidarında, yani 1950’yi diyorum, zihinlerimiz neden geçmişe ve bugüne bakarken hep siyasetin gündeminde çalışır ki, değişmeye başlamış, Lunapark’tan sonra kalabalıklaşmış, önce çay bahçeleriyle, sonra gazinolarla doluşmuş, dahası “it kopuk” yatağı olmuştur. Dolayısıyla bir kısım Ankaralı gitmez parka. “Böylece siz” diye düşünür Seyfi, “eski giysilerinizden, ter kokunuzdan, kirli boynunuzdan, ellerinizden utanmazsınız. Garsonlar anlayışlıdır. Şenliğe bütün gönülleriyle katılıyor gibidirler. Size tıpkı bir beymişsiniz gibi davranırlar. Müşteriler arasında, onların parasal güçlerine göre ayrım yapmak akıllarından bile geçmez.” Oyun oynayan çocukların kendilerini unutması gibi eğlence anında da semtlerin görünmez sınırları ortadan kalkar, kıyafetlerin görünür hiyerarşisi de. Selçuk Baran’ın, Seyfi’nin zihninden parkla ilgili yazdıklarına nasıl son verdiğine dikkatle bakalım, baktım: “Payına düşen ışığa, renge, serin kuytuluğa, müziğe ve kahkahaya kollarını açan, bütün bunları gereksinen ve bütün bunlar uğruna turnikeden geçmeye cesaret eden hangi yurttaş saygı görmez.”
Yurttaş değil de insan, vatandaş, Ankaralı diye de yazabilirdi. Yazmadıysa bir nedeni olmalı? O nedenin sadece Selçuk Baran’ın insafına kaldığını sanmam, kelimelerin de gücü var. Sanki tam burada çorbaya başka ellerden tuz taneleri düşmüş: Cumhuriyet’i kuranların, başkenti yapanların, parkı inşa edenlerin, onu değiştirenlerin ama en çok da Çankırı’dan, Sivas’tan, Hakkari’den, Çorum’dan gelip birlikte eğlenirken eşitliği hissedenlerin. Madem en çok eğlenirken hissediyoruz eşitliği, deli olmak lazım ki Cumhuriyet’e her günümüz bayram…
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 39).



