“Ankara nasıl bir şehir?” sorusuna verilen ilk yanıtlardan değildir belki, fakat ikinci ya da üçüncü yanıtlar arasında yeri vardır: “Gri bir şehir”dir Ankara. Bunu yanlışlayacak, hatta tam tersi olduğunu öne sürecek değilim. Kentin başkent olmasından, başkent olunca da devletin ve kurumlarının merkez yapılarıyla donatılmasından ileri gelen bir rengi, dahası renksizliği, vardır. Onun gri bir şehir olduğunu dışardan ya da uzaktan bakınca söylemek çok olağandır. Kimi şeyler uzaktan, dışına çıkıp bakıldığında daha iyi görünür. Fakat içi nasıl, ne kadar görünür, bilinmez.
Ankara şapkasından tavşan çıkaran kentlerden değildir. Gri paltosunu çıkardığında da sürpriz yapmaz, içinden rengarenk baharlar fışkırmaz. Neşeli şarkılar da duyamazsınız kolay kolay. Yaz parlak sular gibi çağlayarak bulvarın bir ucundan yürümez. New York, Londra, Barselona, Paris, İstanbul gibi kentlere özgü o ‘filmesk hava’ yoktur. O filmlerdeki gizemli kadınla serseri âşığın birbirlerini havalandırdıkları sahnelere rastlayamazsınız. Peki bu saydıklarım yok diye mutsuz mudur Ankara, kendini böyle mi duyumsar, onlar gibi olamadığına mı yanar, kederinden yaz günleri karalar mı bağlar, eve mi kapanır, alıp başını başka bir şehre mi gider, şairlere mi küser, çünkü çoğun şairlere küsülür, şairler de birbirlerine küser, Ankara’nın şairi boldur, küsümserleri siz hesaplayın, şairlerin Ankara’ya küstüğü de olmuştur, ben küsenlerden değilim, Ankara’yı mutsuzluk kenti olarak anımsayanlardan hiç değilim!
Belki büyük kentlere, büyük başkentlere özgü o ‘filmesk hava’ yoktur ama, tıpkı “Bir Zamanlar” kalıbıyla başlayan “Amerika’da, Anadolu’da” yerleşimleriyle süren film adlarından biri olabilecek bir şaşırtıcılığı vardır. Fassbinder’in Alfred Döblin’in romanından uyarladığı Berlin AlexanderPlatz filmini, daha doğrusu 14 bölümlük upuzuuuun televizyon filmini, siyahbeyaza taşıdığı, siyahbeyazın taşıdığı renklerle yoğuran Berlin gibi, Ankara da, belki adına AnkaraBlues denilebilecek bir uzun anlatı için bekliyordur. Sabırla.
Hüzün, Ankara’nın yüzüne bakarak anlaşılacak bir duygu değildir. Asaf Halet Çelebi’nin “Cüneyd” şiirinin ilk dizelerini yazacağım buraya, “Bakanlar bana/gövdemi görürler,/Ben başka yerdeyim.” Niye bu dizeler diye soran olursa da, düşüncemi anlaşılır kıldığı için derim: Çünkü Ankara’ya gönülsüz bakanların, sevgisiz yaklaşanların, “orayla işim olmaz!” diye kibirli konuşanların gördüğü şey gövde bile değildir, duvardır. Bunca ağırlığı ortaya attıktan sonra şiirin devamını yazmakta hem sakınca yok hem de kaçınılmaz oluyor: “Gömenler beni/ gövdemi gömerler./Ben başka yerdeyim.” Ankara, Roma gibi ‘Açık Şehir’ değildir, ‘her bahtı kara’ görmek ister onu, görür de, ama ‘kalbi kara’ olana kendini kolayca göstermez. “İstanbul’da İstanbullu kalmadı!” diye yazıklananlar da kalmadı kalmasına da, kendini başka bir Ankara’ya, iç Ankara’ya saklayanlardan kimin haberi var?
Ankara’nın bir hüznü vardır, olmaz mı, ama yüzünde anlaşılmamanın, sevilmemenin, gelinip gidilmemenin, kolayca hatırlanmamanın hüznü değildir bu, kadim bir hüzündür, bilgeliğin sabırla örülmüş hüznü. İpekten bir hüzün. Tanıklığın hüznü. Ona bir ‘şehir mobilyası’ymiş gibi yaklaşanların, onarma, yenileme, değiştirme kavramlarıyla bakanların, sanki duvarlarını kazırlarsa yüzünü güldürebilecekmiş gibi davrananların anlayamayacağı, dışından kazısa içinden kazıyamayacağı bir hüznü vardır.
Yeniden kuranların, başkent yapanların onu bırakıp gittikten sonra kimseler görmesin, anlamasın diye içine attığı kederlerin, üzüntülerin, dertlerin, söyleyemediklerinin tortusu kalmıştır. Kendini güneşli günlere hazırlarken, üzerinden göğün çekilmesine benzer ağır bir hüzün. Adının dillerden, yazılardan, şiirlerden, şarkılardan düşmediği, yeni harflerin öğretildiği bir ilkokul duygusuyla her sabah sevinçle kapılarını ışıklı sözcüklere, onların rüzgarına açan büyük bir evin kapılarının usulca kapanmasındaki yorgunluk. Resmi bir daireye dönüştürülüp, mesai saatleri içinde sabah 9 akşam 5 arası çalıştırılan, öncesinde ve sonrasında ‘Kapalı’ olan asık yüzlü bir yapı.
Kapı kapanır, Ankara içine döner, dışarıyı soyunur, gecesini giyinir, o eski büyük ev olur, başlar Ankara’nın kalbine yolculuk. Ankara onda bir sır arayanların, bulanların, bulduğunu sananların hayretiyle yenisinin değil eskisinin de değil, gerçekleşmemiş bir ülkünün, ülkenin yarıda kalmış başkentinin hüznünü taşır. Kimilerinin onda kapı duvar bir yalnızlık, kimilerinin kunt bir geçitsizlik, kimilerinin geçmişe ve bugüne uzaklık bulmaları bundandır. Bilmedikleri, hiç bilemeyecekleri bir hüznün gecesinde büyük bir ev olarak yaşamasındandır.
Ankara’nın hüznü ne şiirlerde ne romanlarda, ne filmlerde ne şarkılarda, onu sevmek isteyenlere açamadığı, açsa da kıyamadığı için onlara vermek istemediği, gözlerinde uyku gibi duran rüyasının yarım kalmışlığındadır. Çoklukla gülünüp geçilebilir buna ama Ankara bir gün mutlaka tamamı görülecek bir rüyadır. O güne değin hüzünlü olması da bundandır, doğaldır.
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 40).




