Bir Zamanlar Ankara · Sayı 14 · s. 43 Uğur Biryol

Geri çağıran kent

Sonbaharın memleketin kahir ekseriyetine ulaştığı şu günlerde, doğanın içerisinde yaşayan bizler; her tarafı orman, ortasından nehirler akan vadiler, yağmur sularıyla gürül gürül akan şelaleler bütününde…

Geri çağıran kent

Sonbaharın memleketin kahir ekseriyetine ulaştığı şu günlerde, doğanın içerisinde yaşayan bizler; her tarafı orman, ortasından nehirler akan vadiler, yağmur sularıyla gürül gürül akan şelaleler bütününde sessiz bir hayatın içinde akıp giderken, bazen kenti özleriz. Kenti özlememizin en büyük sebeplerinden biri yalın doğanın içerisindeki hayatımızı bir süreliğine de kenara bırakıp, kentin cıvıl cıvıl hayatına karışmak istememizden.

Ben 18 yaşıma kadar, Rize ve Trabzon dışında hiçbir yere gitmemiştim. Ne zaman ki üniversite için yollara düşmem gerekti, o zaman ilk bilet alındı ve durak belli oldu: Söğütözü. Şimdilerde etrafını saran binalarla adeta görünmez hale gelen terminal binasından heyecanla inip, Sakarya caddesine doğru gittiğim günü hatırlıyorum. Müthiş bir kalabalık, geniş sokaklar ve caddeler, trafik. Belli ki geldiğim yerlere benzemeyen bu büyük kent, başkent sıfatını fazlasıyla hak ediyordu. Sokak aralarındaki tek tük ağaçların artık sararmaya yüz tutmuş halleriyle, kente tutunma çabası, farklı bir görüntü olarak hatırımda kalmış. Koskoca bir şehrin içinde yeşile dair bir şey görmek, mutlu etmiş belli ki. Aylardan eylül. Daha gidilecek 8 saatlik bir yol daha var, ne yazık ki üniversite Ankara’da değil. Sonra bir ofise geçip, yarı uykulu hallerden kurtulma çabası. Nihayet biraz kendime geldiğimde o dönemin şanlı pastanelerinden birinde tatlı molası. Derken yavaş yavaş akşam oluyor ve biz yeniden yollardayız. Kızılay’ın o bir günlük selamlaması beni daha sonraları Ankara sevdalısı yapmaya yetecek, okul biter bitmez soluğu Ankara’da alacaktım.

Dört sonbahar yaşadığım Ankara, kentler içerisinde sonbaharını en sevdiğim şehir. Beni adeta geri çağıran, daha yapacak çok şey var dedirten, kendine has temposuyla içine alan vazgeçilmez bir ritüel. Sezon bittiğinde Ankara yolu tutulur ister uçakla ister otobüsle ya da arabayla fark etmez, kavuşulacak yer bellidir. Çok sonraları hep uçakla ama öncesinde çokça otobüslerle yolculuk etmiş biri olarak, Ankara’ya dair en sevdiğim şeylerden biri kokusudur. Bozkır kokusu. Samsun’u geçip, içerilere doğru yol aldıktan sonra artık Ankara’ya az kaldı dedirten o koku. Sonra şehre varış, eve yerleşme faslı ve kısa bir akşam turu. Bakalım kimler gelmiş Ankara’ya, kim hangi mekânda soluklanıyor, kim hangi kitapçıyı arşınlıyor, hepsi bir süre sonra kentin olağan akışının içinde olacak. Mesailer başlayacak, biz çalışırken bir taraftan da kalan zamanlarıyla yaşamaya çalışacağız Ankara’yı. Seyranbağları’nda otururken, iki adım yürüsem Kızılay’dayım rahatlığıyla hareket etmek bir keyifti. Kızılay’a inip, gerekli buluşmalar tam saatinde yapıldıktan, koyu sohbetlere dalındıktan sonra, muhite dönüş de en az o sohbetler kadar keyifliydi, tam bir sonbahar havasında. Sağlık sebeplerinden ötürü birkaç yıldır gidemediğim Ankara ile bu kış hasret giderecek, eski mekanlarımı dolaşacak, özlediğim arkadaşlarımla kaldığımız yerden devam edeceğiz muhabbete. Ankara o anlamda, hatıraları da ayakta tutan, bizi geçmişin güzelliğine sarıp sarmalayan, uzaktan da olsa koruyan bir kent gibi gelir bana. Yani, bana dönersen mutsuz olmazsın der gibi. Gönül isterdi ki Eylül’ün başlarında bir bilet alıp, Ankara yollarına düşeyim dilimde de şu şarkısı olsun Alpay’ın: “Eylülde gel, eylül’de geel…”
Esenlikle.

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 43).