Her şehrin kendine mahsus iklimi gibi, mevsimi de vardır. İstanbul’da denizin üstünde incelen ışıkla, İzmir’de yazdan kalma sıcaklıkla, Karadeniz’de yağmurun koyulaştırdığı yeşiller görünürken; Ankara’da güz, yapraklardan önce havaya siner. Sabah ayazında otobüs bekleyenlerin omuzları biraz daha içeri çökmüş, eller pantolon ceplerine daha fazla sokulmuştur. Uzak tepelerde ince bir duman, yaz boyunca sarıyı taşıyan bozkırın üzerine kül rengine bürünerek çözmeye başlamıştır. Çünkü Ankara’da güz kuru otların hışırtısı, yola savrulan tozun, erken kararan gökyüzünün mevsimidir. Fakir Baykurt’un Ankara’sı, işte bu kartpostala girmeyen günün içindedir.
Baykurt’un Ankara’sı kıraç tarlalardan, susuz köylerden, gecekondulardan, eski otobüslerden ve bir yere yetişmeye çalışan insanlardan geçerek biçimlenir. O, kenti varılan yerde değil, yolda anlatır. Bozkırın ayazı, garajın uğultusu ve tekerleklerin kaldırdığı toz, Ankara’nın saklı öyküsünü taşır.
Yolun Kıyısındaki Tozak
Kaplumbağalar bu yüzden yalnız bir köy romanı değil, güçlü bir Ankara anlatısıdır. Tozak, başkente uzakmış gibi durur, oysa köyden çıkan patika, “Yüzbir” denilen yerde Ankara yoluna eklenir. Otobüsler, minibüsler, kamyonlar köyün kıyısından vızır vızır geçer, Ankara’ya gider, Ankara’dan gelirler. Ne var ki yolun köye değmesi, dünyanın köye açıldığı anlamına gelmez. Bazen yol, dışarıda bırakılmışlığın en açık işaretidir: Araçlar geçer, Tozak’ın susuzluğu yerinde kalır. Tozak kırları uzaktan bozuk dörtgenlere, eğri çizgilere, yamuklara bölünmüş kırk yamalı bir yoksul yorganını andırır. Bu yorgan hem toprağın hem üzerinde yaşayanların yazgısıdır. Bozkır boşluk olmaktan çıkar, her karışı sürülmüş, bölünmüş, kurumuş, yeniden umut edilmiş bir hayat alanına dönüşmüştür. Kırın yüzündeki her çizgi bir hanenin geçim kaygısını, her yama tamamlanmamış bir ömrü taşır. Ancak Cumhuriyet, bu yoksulluğu değişmez bir yazgı saymayan öğretmenleriyle bozkırın yazgısına yeni bir çizgi çekmiştir. 29 Ekim’in ışığını köylere taşıyan Baykurt gibi nitelikli ve savaşımcı öğretmenler, yalnız harfleri değil, hak arama bilincini, imece ruhunu ve hayatı değiştirme cesaretini de yaymışlardır. Baykurt’un kalemi de Cumhuriyet’in yaktığı bu ışığı, köyün içinden yükselen dirençli sese dönüştürmüştür.
Güz Yelinde Direnen Toprak
Kaplumbağalar romanının başında yaz toprağın üstüne çökmüştür. Otlar daha çiçekteyken kurur, kaplumbağalar serin bir oyuk arar. Sonra güz, önce bir soluk gibi duyulur: “Efil efil güz yelleri” kalkar; tozu, gübreyi, süprüntüyü insanların ağzına gözüne doldurur. Bu, sarı yaprakların ağır ağır düştüğü seyirlik bir sonbahar değildir. Baykurt’un güzünde rüzgâr, toprağın yoksulluğunu havalandırır, yazın örttüğü ne varsa açığa çıkarır. Yine de güz umutsuzluğun adı değildir, çünkü düğünler bu mevsime sığdırılır, güzlük ekinin vakti yaklaşır, yağmur yeniden beklenir. Sabanlar hazırlanır, öküzler yemlenir, koç katımı için yiyecekler pişirilir. Toprağın üstü solarken altında başka bir başlangıcın hazırlığı vardır. Bozkır insanı için sonbahar, bitişten çok gelecek yılın umududur.
Ankara güzünün asıl duygusu belki de budur, eksilirken yeniden başlama isteği. Bağ bozulup kaplumbağalar dört yana dağıldığında bu duygu koyulaşır. Kır Abbas, kış bastırmadan yurtlarını bulmalarını söyler. Küçük gövdeler doğuya, batıya, kuzeye, güneye ağır ağır çekilirken yalnız hayvanlar değil, köyün ortak emeği, kurduğu düş, toprağa işlediği güzellik de dağılır. Kır Abbas yine de yenilgisini son cümle yapmak yerine: “Dağ taş dayanamazdı, biz dayandık” der. Daha da dayanacaklarını söyler.
Baykurt’un insanları burada unutulmazlaşır, yenilirler ama yenilginin içinde oturup kalmazlar.
Anadolu Garajı’nda Kır ve Kent
Anadolu Garajı’nda ise Ankara’nın başka bir kapısından gireriz. Bu kez bozkırdan kente bakmak yerine, kentin içinden Anadolu’ya doğru yola çıkarız. Deliviranlı Arif, Seyran Bağları’ndaki oğlunun evinden aldığı buzağıyı köye götürecektir. Gecekondunun çevresinde çayır yoktur, yem yoktur, su yoktur. Oğlu basımevinde çalışacak, gelini hayvanla uğraşamayacaktır. Şehir köyden gelenleri içine almış ama, onların hayatını bütünüyle barındıramamıştır. Ankara’da fazlalığa dönüşen buzağı, köyde geleceğin öküzü, emek, ekmek ve yaşamın sürmesidir. Bu nedenle Arif, ipini avucuna dolayıp buzağıyı garaja sürerken aslında kır ile kent arasında sıkışan iki ayrı yaşam anlayışını da peşine sıra taşır. Anadolu Garajı, bu iki yaşamın karşılaştığı, yolların birbirine düğümlendiği kalabalık bir geçiş yeridir. Köylüler, hastalar, işsizler, bakkallar, çıraklar ve şoförler aynı uğultuda birbirine karışır. Heybeler, torbalar, dikiş makineleri, soba boruları, hayvanlar ve yolcular eski araçlara üst üste yerleştirilir. Buradan sadece çevre ilçelere değil, Münih’e ve Hamburg’a kadar yollar açılır. İç göçle Avrupa’ya uzanan emek göçü aynı çatı altında soluklanır. Kimse bulunduğu yere bütünüyle ait görünmez, herkes ya gelmekte ya da gitmektedir. Öykü kışta geçer. Kar yolları kapatmış, sular buz tutmuş, ayaz çelik gibi kesilmiştir ama Ankara’nın güzünü bilen, bu kışın ansızın inmediğini de bilir. Burada sonbahar kısa bir aldanıştır: Öğle güneşi insanı bir süre kandırır, akşamüstü paltonun yakasını kaldırtır, bozkırın sarısı bakıra çalar, sonra bir sabah ayaz kapıya dayanır. Garajdaki kar, buz ve tipi, güzün sonunda bekleyen sert gelecektir. Eski Ford garajdan çıkınca Ankara’nın düzgün asfaltını geride bırakıp buzlu, dönemeçli yollara girer. Havaalanına kadar “süt gibi” uzanan yol, sonrasında bozulur. Tekerlekler çukurlarda sarsılır, içeridekiler birbirinin üstüne düşer, garajın uğultusu, yerini motorun zorlanan sesine bırakır. Yol uzadıkça kış sertleşir, Ankara geride silik bir ışığa dönüşür. Arka kapının kırık camından soğuk girer Buzağı titremeye başlayınca Arif ceketini çıkarıp hayvanın sırtına örter, yetmeyince onu kucağına alır. Öykünün kalbi o anda, yaşlı adamın göğsüyle ürperen hayvanın gövdesi arasında atar. Çevrede alay, hoyratlık, bitmeyen şamata vardı, Arif’in kollarındaysa sessiz bir şefkat…
Baykurt acıyı büyütüp okurun önüne ağır bir taş bırakmaz. Mizahı, sözü, takılmayı ve kahkahayı yoksulluğun içine saklar. Eski Ford’un içi kısa sürede bir âleme döner. Soğuk kılıç gibi keserken kahkahalar dürülüp açılarak dışarı taşar. Yol bozuktur, araç külüstür, cepler boştur; yine de hayat susmaz. Fakir’in halkı gülmeyi iyi günlere ertelemez; söver, güler, birbirleriyle uğraşır, daracık yerde kendilerine bir eğlence çıkarırlar.
Aynı Yollar Dağılan Hayatlar
Kaplumbağalar ile Anadolu Garajı tam da burada birbirine bağlanır. İlki Ankara’nın dışarıda bıraktığı köyden başkente doğru bakışıdır; ikincisi, o köylerin insanlarının, hayvanlarının, kokularının ve eşyalarının kentin içine doluşması… Birinde Ankara yolu Tozak’ın kıyısından geçer, ötekinde yollar garajdan dört yana açılır. Birinde kaplumbağalar yurtlarından dağılır, diğerinde insanlar ekmek ve gelecek uğruna sürekli yer değiştirir. Ankara her ikisinde de varıştan çok büyük bir geçittir. Güz bu geçidin mevsimidir. Ne bütünüyle kalışa ne kesin bir gidişe benzer. Yazın izi hâlâ topraktayken kışın ayazı havada dolaşır. İnsan bir yandan geride bıraktıklarına bakar, bir yandan önündeki uzun soğuğa hazırlanır. Kır Abbas’ın kaplumbağalara el sallamasıyla Deliviranlı Arif’in buzağıyı kucağına alıp Ankara’dan ayrılması arasında görünmez bir bağ vardır. İkisi de kaybolmakta olanı korumak, savunmasız olanı yurda ulaştırmak ister.
Fakir Baykurt’un kendi hayatı da bir güz gününde tamamlandı. 11 Ekim 1999’da Essen’de hayata gözlerini yumdu. Ankara’dan Almanya’ya uzanan yolları, köylerinden kopup Avrupa kentlerine savrulan işçileri anlatan bir yazar için bu ölüm yeri ve zamanı, sanki anlatılarının son görüntüsünü taşır; yabancı bir kentin ekim serinliğinde duran bir yolcu, ardında Tozak’ın tozu, Anadolu Garajı’nın uğultusu, Almanya’ya uzanan gurbet yolları. Bugün, bir güz akşamı Ankara’nın Bentderesi, Dışkapı ya da Seyran Bağları semtlerinden Baykurt’un anlattığı insanları anımsamamak güçtür. Kent değişmiş, yollar genişlemiş, otobüsler yenilenmiş olabilir. Yine de bekleyişin yüzü pek değişmez, hâlâ birileri kente varmaya, birileri memleketine dönmeye çalışır ve hâlâ bir yolcu, yanında torbayı dizlerinin arasına sıkıştırıp camdan bozkırı seyreder. Fakir’in Ankara’sı bu yüzden eskimez. Akşam bozkırın üzerine inerken toprak kısa bir süre bakır renginde parlar. Sonra ışık çekilir, hava sertleşir. Uzakta bir otobüs belirir, ya köy yoluna sapar ya şehre doğru ilerler. Nereye gittiğini bilmeyiz ama, içinde Deliviranlı Arif’e, Kır Abbas’a ve onların bitmeyen dayanma gücüne benzeyen birilerinin bulunduğu mutlaka vardır. Çünkü Ankara’da her yol biraz Anadolu’ya, her güz biraz Fakir Baykurt’a çıkar…
Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 46).




