Deneme · Sayı 14 · s. 6 Şükrü Erbaş

Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz dil

Eğer insan nesneler, olaylar, olgular; bunlardan doğan düşünce ve duygular arasında ilişkiler kurmasaydı, birisini diğeri ile anlamaya ve anlatmaya çalışmasaydı, insanın kendisi de dahil, hemen her şey, tek…

Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz dil

Eğer insan nesneler, olaylar, olgular; bunlardan doğan düşünce ve duygular arasında ilişkiler kurmasaydı, birisini diğeri ile anlamaya ve anlatmaya çalışmasaydı, insanın kendisi de dahil, hemen her şey, tek katmanlı, tek anlamlı, yoksul, sığ, çürüten, yıkıcı bir hayatı yaşar ve dünyaya gelmeden de ölürdü. Oysa taşların hayatı da dahil, canlı-cansız hiçbir varlığın hayatı yalnızca kendinden oluşamaz. Dünya, birbiri içinden doğan, birbirini biçimleyen, var eden, sonsuz çeşitlilikte hayatlardan, bu hayatların yarattığı ruhsal büyüklükten ve karmaşadan oluşur. İnsan, içine doğduğu bu sonsuzlukla da yetinmemiş, tutup onlar arasında ilişkiler kurarak, birisinin varlığını ötekinin varlığıyla değerli kılarak, güzelleştirerek, yücelterek anlatmanın yolunu aramıştır. Bunu bazen bir acıyı, şiddeti, kötülüğü, değersizleştirmek ve hayatın dışına itmek için de yapmıştır kuşkusuz. Ne diyordu Valéry, “hiçbir şeye benzemeyen yoktur.” Böyle bir ilişkilendirmede, yaratıcılıkta temel tutum, hayal hanemizin bütün gücüyle, iyiliği de kötülüğü de en etkili biçimde söylemektir. Şiirsel imge, bir söz sanatı değildir! İnsan ruhunun ve bu ruhun oturduğu gerçekliğin, göremediğimiz bütün katmanlarını tek tek açan bir varoluş büyüsüdür. Kendi anlamı da dahil, dünyanın insan tarafından yeniden var edilmesidir. Aklın, kalbin ve dilin, el ele verip tanrılar katına çıkmasıdır. Yaratıcılığın manifestosudur bir anlamda. Değiştiremediği bu dünyaya dayanabilmek için insanın sözcüklerle çektiği başka bir dünya fotoğrafıdır. Hayal beşiğimizde büyüttüğümüz şiirdir imge. Eğer insan imgeyi yaratmasaydı, sanıyorum konuşmayı, zamanı, yerleri, gökleri, aşkı ve umudu bilmeyecekti.
*

Bir düzyazı şiirle hep birlikte soluk alalım:
Taşları Isıra Isıra

Biliyor musun -dedi- şiir yazan herkes kendi yalnızlığı içine sehpasını kurup, kendini, harflere bağlı bir ipe çeker durur. Bu sehpada şiirini kuranlar kendinden sonra yazılan şiirlerde de şiir yazan büyücülerdir, yaşama tutkunlarıdır. Bütün kurucu şairlerin, çok erken yaşlarda insanı, zamanı ve toplumu iskeletine kadar gördüklerine inanırım ben. Kurdukları sehpayı parmak izine çevirdiklerini düşünürüm. Sehpadan hüzünle inmek de var. Çok büyük sayıda insan inip dünyaya karışır. Yine de biz bu hüzünlü inişi de bir sessiz, dilsiz şiir sayabiliriz. Değil mi ki hayal kuran herkes şiir yazar, soru soran herkes şiir yazar, içine bakan herkes şiir yazar, çocuklarla konuşan herkes şiir yazar… Rüya görmeseydik, başka bir hayat istemeseydik
hepimiz ertesi gün topluca ölürdük!
Bir de

seni sevmeseydim eğer taşları ısıra ısıra yaşardım!

Bu yazı Karanfil’in 14. sayısında yayımlandı (s. 6).

Şükrü Erbaş
Yazar Şükrü Erbaş Karanfil’deki tüm yazıları ↗